1 Ocak 2012 Pazar


01.01.12

Yeni yılın ilk yazısına bir itirafla başlamalıyım . Geçen yıl blogumu çok ihmal ettim… Bu blogu okuduğunu bildiğim dostlarımdan özür diliyorum.

Bu ihmalin nedenleri arasında öncelikle tembelliğim geliyor elbet. Bir de bu ülkede yaşanan olaylar… Yaşanan olaylara ilişkin siyasi iktidarın, sözüm ona parlamenter muhalefetin düzeysiz tartışmaları… İnsanların dini inançlarını ticaret ve siyasete malzeme olarak kullanan cemaat ve tarikatların ülkedeki etkinlikleri… Bu cemaat ve tarikatların denetiminde yalakalığın sınırlarını zorlayan yandaş medyanın, yargının, üniversitelerin teslimiyetçi tavırları… Cemaat faşizminin bitmeyen operasyonları ve davalarına karşı duyarsız insanların seçimlerdeki tercihini inadına bu olumsuzlukları sürdürmekten yana kullanmaları… Bendeki yazı yazma isteğini yok etti. Bu koşullarda yazı yazmak içimden gelmiyor.

Geçen yıl ki yeni yıl yazıma “ YENİ YIL VE YENİ UMUTLAR “ başlığını uygun görmüşüm. Geçen yıl ki ilk yazımda umut olarak gördüğüm ve hazırlıklarına bir yıl önceden başladığım Hindistan-Nepal-Sri Lanka gezisiydi. Bu geziyi 16 Eylül – 30 Ekim tarihleri arasında tam da planladığımız gibi hiçbir aksilik olmadan gerçekleştirdik. Onun için geçen yıl umutlarım gerçekleşti…

45 gün süren bu gezimde yeni ülkeler, yeni kentler, yeni insanlar tanıdım. Bol bol fotoğraf çektim. Bu gezim sırasında ülkemdeki yukarda saydığım olumsuzluklardan mümkün olduğunca uzak kaldım. Ama tümüyle kaçıp kurtulmak asla mümkün değil. Bu gezinin sonunda izlenimlerimi anlatırken şu değerlendirmeyi rahatlıkla yapıyorum. Biz bugüne kadar sadece Batı’yı (ABD ve Avrupa) dünya olarak tanımışız. Batı’nın değerleri, Batı’nın kültürü, Batı’nın yaşam biçimi okullarda, medyada, iş yaşamında bize öğretilmiş, benimsetilmiş, bazen de dayatılmış… Oysa dünya sadece Batı’dan ibaret değil… Orada, Doğu’da bambaşka bir dünya var. Bizim tanımadığımız, bilmediğimiz Doğu’nun yaşam biçimi, değerleri, kültürü, inançları Batı’dan çok farklı. Bu gezilerin sonucu olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Artık bana Doğu, Batı’dan daha yakın…

Bu gezide Hindistan’ın kuzeyinde Delhi, Jaipur, Agra, Kajuraho, Varanasi kentlerini , güney batısında Kerala ve Goa eyaletlerini ve güney doğusundaki Tamil Nadu eyaletinin Chennai kentini gezdim. Hindistan’ın kuzey komşusu Nepal’i ve güney komşusu Sri Lanka’yı da gezdim, gördüm, fotoğrafladım. Bu üç ülkenin farklı kentlerinde değişik izlenimlerim oldu ama bir de ortak izlenimim var. O da bu üç ülkenin inanç ağırlıklı bir toplumsal yapılarının olduğudur. Bölgesel ve kentsel değişiklikler dışında Ortadoğu merkezli üç kitaplı-peygamberli dinlerden İslamiyet ve Hıristiyanlık toplam inanç içinde yüzde onların altında. Yahudilik ise eser miktarda. Buna karşılık Hinduizm yüzde yetmişbeşler düzeyinde. Yüzde sekiz-on civarinda Budizm yaygın. Azınlık düzeyinde Janistler, Sihler, Yezidiler ve diğerleri var. Tapınaklarını ve inananlarını gördükten tanıdıktan sonra din konusundaki düşüncelerimde, yargılarımda değişiklikler oldu. Bu çok ayrı bir yazının konusu.

Bu gezide en çok etkilendiğim yer ise hiç kuşkusuz Hindistan’ın Kerala eyaleti oldu. Hindistan gezileri için rehber kitapları ve internetteki web sayfalarını okurken Goa için hep şu uyarı ile karşılaştım. “Hindistan Goa değil. Goa Hindistan değil.” Kuzey Hindistan’ı gördükten sonra bu saptamanın ne denli doğru olduğunu anlıyorsunuz. Kerala’yı gördükten sonra ise Goa Hindistan değilse Kerala hiç değil…

50 yıldan fazla geçen yılın Nisan ayındaki son seçimlere kadar ( bu seçimleri iki sandalye farkla kaybettiler) Hindistan Komünist Partisi (Marksist) tarafından yönetilen Kerala’nın her yerinde kızıl bayraklara, orak-çekiçli duvar yazılarına, Marks-Engels-Lenin’li parti afişlerine rastladıkça ne kadar farklı bir dünyada olduğunuzu anlıyorsunuz…

Kısacası 11 yılındaki 45 günlük Hindistan, Nepal ve Sri Lanka gezisinden çok sayıda fotoğraf ve değişik anılarla döndüm. Öncelikle en kısa zamanda bu gezi fotoğraflarını blogumda paylaşacağım. Zaman buldukça da anılarımı yazmaya çalışacağım.

Çizerini bilmediğim için adını yazamadığım ama internette görüp çok beğendiğim bu karikatürü –çizerinin emeğine saygı duyarak ve hoş görüsüne sığınarak) sizinle paylaşıyorum. Yeni yılda; Uyuyanlara, uyutanlara inat uykusuz kalmaya, okumaya, araştırmaya, gezmeye, görmeye ve düşünmeye devam edenlere selam, sevgi ve saygılarımla.



9 Eylül 2011 Cuma

YENİDEN " NAMESTE HİNDİSTAN ! "



5 Ekim ’09 tarihinde bu blogda yazdığım “ NAMESTE * HİNDİSTAN ! “ başlıklı yazımda ilk Hindistan yolculuğum öncesi Hindistan hakkındaki düşüncelerimi, Hindistan tutkumun kaynağını yazmıştım…


’09 yılında 15 Ekim – 22 Kasım tarihleri arasında Mumbai ve Goa’yı kapsayan çok keyifli bir Hindistan yolculuğu yapmıştık eşimle. Hatta bu yolculuğun bir bölümünde 24 Eylül ’10 da yitirdiğim can dostum Emin Tanrıyar’la ve arkadaşı Arzu ile de buluşmuştuk… Emin’le uzun süre yaşamayı düşündüğümüz Hindistan’ın güney batısında Goa’yı tanımış ve Kerela’yı sonraki yıla bırakmıştık…


Hindistan’a ikinci kez “ Nameste ! – Merhaba ! “ dememe sadece bir hafta kaldı. Bu yolculuğumun takvimi ve rotası konusunda kısa bilgiler vermek istiyorum.


Bu kez 09’da eksik kalan Hindistan’ın klasik turu olan Kuzey Hindistan bölgesini (Delhi-Agra-Jaipur-Varanasi) tanıdık bir dost grubuyla gezeceğiz. 16-26 Eylül’deki bu klasik turdan sonra dostlarımız İstanbul’a dönerken biz ailecek (eşim ve kızımla birlikte) Hindistan’ın kuzey komşusu Nepal’e geçeceğiz. Nepal’de Himalaya dağlarının eteklerindeki Katmandu ve Pokhara kentleri ile çevrelerini gezeceğiz.


Nepal’den tekrar Hindistan’a dönüp kızımızı İstanbul’a yolcu ettikten sonra eşim ve ben Hindistan üçgeninin en güney-batı ucundaki Kerala’ya gideceğiz. 11 gün Hindistan’ın bu çok farklı eyaletinde gezindikten sonra Hindistan yarımadasının incisi ya da gözyaşı damlası olarak adlandırılan Kerela’ya çok yakın Sri Lanka’ya geçeceğiz. Yakın zamana kadar Tamil gerillaları ile bir iç savaş yaşayan bu ülkenin iç kesimlerindeki ünlü Hindu tapınaklarını ve sahillerini görmeye de bir beş gün ayırdık…


Sri Lanka’dan bu kez Hindistan’ın güney-doğusundaki Chennai bölgesine geçeceğiz. Beş gün kadar da bu bölgede dolaştıktan sonra 09’da tanıdığımız Goa’ya da bir nostaljik bir beş gün ayırdıktan sonra başladığımız noktaya Yeni Delhi’ye geri döneceğiz. Cumhuriyet Bayramını Yeni Delhi’de geçirdikten sonra 30 Ekim’de yolculuğumuz İstanbul’da son bulacak…


Bu yolculukta Hindistan’ın 3 ayrı bölgesini ( kuzey, güney-batı ve güney-doğu) tanıdığımız gibi Hindistan’ın kuzey ve güneydeki komşu ülkelerini de görmüş olacağız. Bu yorucu geçeceği belli olan yolculukta hem Hindistan’ın hem de komşu ülkelerinin farklı kültürlerini tanımış olacağız. Ben yine bol bol fotoğraf çekeceğim. Fotoğraf makinem için hafıza kartlarımı yedekledim. Eşim de gezdiğimiz yerleri video kamerasıyla saptayacak.


Bu yolculuğun Kuzey Hindistan, Kerala ve Goa bölümlerinde sevgili dostum Emin Tanrıyar’ın ruhu da benimle birlikte olacak. Bu nedenle bu yolculuğumu sevgili dostuma adıyorum. Bütün Hindu ve Budist tapınaklarındaki tanrılara ve tanrıçalara ondan selam götüreceğim. Yediğim her yemekte , içtiğim her içkide, çektiğim her fotoğraf ta onu anacağım. Bu yolculuk benim için biraz da benim kendime bir iç yolculuğum olacak.


Bu yolculukta Türkiye’nin ve dünyanın sorunlarından zaman zaman uzak kalacağım. Siz dostlarım için en güzel fotoğrafları çekmeye çalışacağım.


Hindistan’ın farklı coğrafyası, tarihi, kültürleri, inançları, tapınakları, tanrıları, tanrıçaları, zenginliği, yoksulluğu, sahilleri, balıkçıları, renkli ve mutlu dost insanları beni çağırıyor.


Şimdi Hindistan’a yolculuk zamanıdır…


Esen kalın ! Dostlukla kalın !

16 Ağustos 2011 Salı





17 AĞUSTOS'U UNUTMAYALIM ! UNUTTURMAYALIM !

17 AĞUSTOS DEPREMİNDE YAŞAMINI YİTİREN TÜM YURTTAŞLARIMIZI SAYGIYLA ANIYORUM.

17 AĞUSTOS 2000'DE VEFAT EDEN BABAMI VE 6 YIL SONRA 17 AĞUSTOS 2006'DA VEFAT EDEN

ANAMI DA ÖZLEMLE ANIYORUM.






1 Temmuz 2011 Cuma


SİVAS : KATLİAM SERBEST AMA ANMAK YASAK !

Yarın 2 Temmuz ! Sivas Madımak Katlamı’nın 18.yılı…Bugünkü gazetelerden sadece Cumhuriyet’in ilk sayfasına girebilmiş, birkaçında bir-iki satırlık yer bulabilmiş, diğerlerinde yok…




Fazla söze gerek var mı ? İşte balkon demokratı Başbakanın “ileri demokrasi” ile Türkiye’nin geldiği nokta bu.

Her 2 Temmuz’da yazdığım yerel gazetede ve bu blogda Sivas’ın Madımak Oteli’nde yakılan insanlarımızı- aydınlarımızı anmaya çalıştım.

Bu yıl 2 Temmuz’da blogumun konukları AZİZ NESİN ve oğlu AHMET NESİN ! Ahmet NESİN’in blogundaki yazıyı sizlerle paylaşırken Sivas’ta yitirdiğimiz canları ve Aziz Nesin'i de bir kez daha saygıyla anıyorum. 2 Temmuz 1993 Sivas’ı unutulmamalı ve unutturulmamalı…

***

MADIMAK OLAYI, SALMAN RÜŞDİ VE AZİZ NESİN…

Her yıl 2 Temmuz yaklaştığında aynı sorun yaşanıyor, Madımak Katliamı’nın sorumlusunun kim olduğu yazılıp çiziliyor ve dinci çevreler ve yazarlar Aziz Nesin’in Aydınlık Gazetesi’nde Salman Rüşdi’ye ait olan “Şeytan Ayetleri” kitabını yayınlatmasını tahrik gerekçesi olarak gösteriyor. Ben de inadına bunun böyle olmadığını en az 2 kez yazıp belirli yazarlara gönderdim ama onların işine gelmediğinden tekrar yazıyorlar.

Böyle yapmalarının önemli bir gerekçesi var, birincisi bilhassa iktidara geldiklerinden ve Ergenekon davasını başlattıklarından beri sadece Sıvas Madımak Katliamı değil buna benzer bütün olayların (Kahramanmaraş, Çorum, Kanlı Pazar, 15-16 Haziran) kendileri tarafından değil de derin devlet tarafından yapıldığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Esasında kendilerinin demokrat olduğunu kanıtlamaya çalışmak kimi demokratımsı aydınımtrakları da yanlarına alarak işlerine geliyor. Yıllardır işledikleri cinayetleri derin devlete -onu da sadece asker sanarak- yıkmaya çalışıyorlar. Derin devleti de Ergenekon davasıyla beraber kendilerinin keşfettiğini yazıp duruyorlar. Oysa devrimciler derin devleti neredeyse 60 yıldır yazıp çiziyor, Sabahattin Âli’nin katledilişine kadar konuşuluyor. Artı olarak dincilerin (MSP, Akıncılar ve Hizbullah) ve Turancıların (MHP ve Ülkücüler) derin devletten ciddi bir şekilde nemalandıklarını da yazdık. Yani kimse “Bu işleri bize derin devlet yaptırdı, o yüzden biz öldürdük ama masumuz!..” deme hakkına sahip değildir.

İkinci bir konu daha var, o da Aziz Nesin ve diğer gazeteci yazar arkadaşların (O dönemde 2 aya yakın ben de dahil) Doğu Perinçek’in çıkardığı Aydınlık Gazetesi’nde çalışmadığımız. Aydınlık Gazetesi’ni Aziz Nesin ve arkadaşlarının kurduğu “Onbinler AŞ” almak istedi ve bu toplantılar Aziz Nesin’in evinde yapıldı. O yüzden Aziz Nesin ve Onbinler AŞ’yle beraber kısa dönem Aydınlık Gazetesi’nde çalışanlar bugünkü deyimiyle “Ulusalcı” olduklarından değil, gazeteyi satın almak istediklerinden orada bulundular. Ama Doğu Perinçek verdiği sözü tutmadı ve gazeteyi kendi partisinin gazetesi gibi çıkarmaya devam etti. Aziz Nesin’in “Şeytan Ayetleri” kitabını da yayınlatmak istediğini bildiğinden bundan faydalandı ve gazetede yayınladı. Doğal olarak da Sıvas katliamının nedeni sayıldı ve suç İşçi Partisi ve Doğu Perinçek’e değil Aziz Nesin’e kaldı. Yani derin devlete bu konuda –bilinçli yada bilinçsiz- yardım eden Doğu Perinçek ve saldıran dinciler oldu.

Konuyu daha net anlamanız için Aziz Nesin’le o tarihlerde TGRT’nin yaptığı söyleşiyi tam olarak veriyorum.

AZİZ NESİN’İN TGRT’DEKİ SÖYLEŞİSİ

TGRT: 4. Pir Sultan Abdal Etkinlikleri’ne geldiniz. Burada konuşmacı olarak konuştunuz, Kültür Merkezi’nde konuştunuz. Tabi, ilginç sözler, kendinize özgü ilginç sözler var bunların içinde. “Ben dinsizim.” Şeklinde ifadelere yer verdiniz. Tabi, bazı insanlarımız, Müslüman camiası bilhassa bundan rahatsızlık duyuyor.

Aziz NESİN: Niye ben mecbur muyum, Müslüman…

TGRT: Yok efendim, ondan değil tabi.

Aziz NESİN: Böyle birşey var mı, niye rahatsız oluyorlar? Ben Müslümanlardan rahatsız olmuyorum; onlar niye benden rahatsız oluyorlar?

TGRT: Şuna bağlıyorlar; Salman Rüşdi’nin kitaplarından siz tercüme ediyorsunuz, yazıyorsunuz; Aydınlık Gazetesi’nde çıkıyor, Peygamber efendimizin…

Aziz NESİN: Aydınlık Gazetesi’nde çıkan Salman Rüşdi, bana ait değildir. Onu da yazdım. Burada bu gazeteyi okursanız, görürsünüz. İki, üç, dört gün önce, Salman Rüşdi’nin ajansına cevap verdim. Bu gazetede çıkan bölümleri ben çevirmedim; zaten kitabı da ben çevirmiyorum, başkasına çevirttiriyorum. O yazı var, o yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Üç gün veya dört gün oldu. Ben, Müslümanlardan hiçbir zaman rahatsız değilim; Müslümanlar da alışsınlar, benden rahatsız olmasınlar. Ben Müslüman olmaya mecbur değilim. Ama Müslümanlara ve dinlere saygım var. Yani, bir insan taşa tapıyorsa, namusluca ve içtenlikle saygım var. Bana ne, kendi sorunudur o. Müslümanlara saygım var; aynı özellikle, daha çok saygım var. Çünkü ben çok Müslüman bir aileden geliyorum. Onun için ben, İslam, İslami hareketten ya da ondan yana değilim. Bu, benim kendi sorunum. Birisi hakaret ediyorsa, etmesin demem; ya da Hıristiyanlığa ediyorsa, etmesin demem. Cevap verdiniz; cevap, medeni insanlar kendisine yapılan haksızlığa karşı yanıt verir, yani böyledir. Böyle saldırarak, öldürerek, hırlayarak filan değil, uygar insansa, uygarlığın gereğini yerine getirir.

TGRT: Yalnız, Müslüman camiası Peygamber efendimizin namuslarına, mübarek zevcelerine dil uzatılmasından elbette ki imtina ediyorlar, rahatsız oluyorlar; bu konuda da tabi tahrik oluyorlar.

Aziz NESİN: Olsunlar, cevap verirler; tahrik olunca insan saldırmaz ki, ya da şey gibi…

TGRT: Bakın, bu Sivas’ta dağıtılan bir belge; bilmem gördünüz mü? Sizinle ilgili bir sürü yazılar var burada.

Aziz NESİN: Olsun, alayım. Ver, altında imzaları var mı?

TGRT: Yok, sadece dağıtmışlar.

Aziz NESİN: Öyle Müslüman olur mu; altına imzasını atar.

TGRT: Yalnız, şurada efendim, sürekli siz Müslüman aileden geldiğinizi ifade ettiniz.

Aziz NESİN: Evet

TGRT: Orada Müslümanlarla ilgili ve ayetlerle iltibas edilmiş…

Aziz NESİN: Evet

TGRT: Allah yolunda, vesaire ifade ediyorlar.

Aziz NESİN: Evet

TGRT: Tahrik olduklarını ifade ettiklerini söylüyorlar.

Aziz NESİN: Olsunlar, ne yapalım; tahrik olunca insan saldırmaz. Tahrik olunca, herkes tahrik olunca, tahrik derecesine göre tepki gösterir. Medeni insanlar, aydın insanlar da bu tepkiyi yazı ile, konuşarak, bildirerek anlatırlar. Yoksa böyle hart diye saldırmazlar. Adamı öldürmeye kalkmazlar, vurmaya, dövmeye kalkmazlar.

TGRT: Yani, tartışma zemini istiyorsunuz bu konuda.

Aziz NESİN: Elbette istiyoruz. Zaten, Aydınlık Gazetesi’nde bunun tartışma zemini açıldı ve gerçekten Müslüman olanlar, Müslüman aydınlar yanıtlar verdiler; ille kabul etmesi gerekmez. Salman Rüşdi’nin kitabından dolayı, bu böyle bir kitap yazıldığından dolayı, ben memnun değilim; ama bu kitabın yasaklanmasına karşıyım. Hiçbir kitabın yasaklanması doğru değildir. Laik Türkiye’de bu hiç olmaz, hiçbir zaman olamaz. Müslümanlar bundan rencide olurlar ve yanıt verirler.

TGRT: Ama, Aydınlık Gazetesi’ni bütün camia okumuyor, herkes okumuyor; herhalde 13 – 14 bin gibi bir tirajı var. Kamuoyuna da deklare ediyorlar her şeyi ile. Bunu başka bir tartışma zemininde ayarlayamazsınız. Başka bir gazeteye veya ben tartışmak istiyorum veya kamuoyuna bu konuda mesajınızı söyleyelim…

Aziz NESİN: 13 bin, 15 bin satıyorsa, bu az bir rakam değildir. Oraya yanıt verirler, orada konuşurlar veya kitap çıkarırlar veya kendi dergilerinde yayımlarlar. Bakın, şimdi yalan söylüyorlar. Burada bunlar herhalde Müslüman gazeteler, kesin yalan söylüyorlar; burada yalan dolu, bunlar nasıl Müslüman? Yani, Salman Rüşdi’nin yaptığından daha alçaklık yapıyorlar. Müslüman, benim söylediğim lafları söylüyorlar. Lafa bak; yani “Müslüman Mahallesinde salyangoz satılıyor.” Böyle tahrik ederek, asıl tahrik bunlar. Neyi tahrik ediyorlar? Vursunlar, kırsınlar. Ondan sonra, başları göklere erecekler. Müslümanlık adına yapılan bu, burada da öyle, burada da öyle.

TGRT: Tabi, Sivas şu anda kozmopolit bir yer olduğu için, duyarlılık… Şöyle; şimdi, 1978′de bir hatırası var Sivas’ın, coşkun bir hatırası var, tereddüt ve endişe içerisinde; haliyle böyle yazılar dökülebiliyor.

Aziz NESİN: Kozmopolit değil, kozmopolit buna denmez. İstanbul’a kosmopolit denilebilir belki bir ölçüde; ha, mozaik… Mozaik var olsun; her mozaik karşısındakinin inançlarına saygı duymalıdır. Öyle saldırmak yok; öyle şey gibi, uyuz, kuduz, sırtlan gibi höt diye sen benim…

TGRT: Ama efendim, Salman Rüşdi’nin yazdığı kitapta peygamber efendimizin zevcelerine dil uzatma var. Bunun nasıl tartışma zemini olabilir ki?

Aziz NESİN: Olabilir, olabilir, ben onu onaylamıyorum, tasvip etmiyorum. Ben, yasağa karşıyım. Varsa, delilleri ile karşı gelirsiniz; ya gelirler, delilleri ile karşı gelir, kanıtları ile ortaya koyarlar. Bu adam yalan söylüyor, derler, eğer akıllı bir toplumsa, Türk toplumu bakar, yalanı hangi doğru anlar.

TGRT: Ayetler bu konuda efendim.

Aziz NESİN: Tabi, ayetler var. İki taraf da ayetlerini, kanıtlarını koyarlar. Ben hiçbir peygamberin ailesine, hatta bugün yaşayan insanların ailesine saldırmaktan yana değilim. Böyle bir şey olmaz. Saldırıldı diye yasaklamaktan yana değilim veya saldırıldı diye o adamı öldürmekten de yana değilim.

TGRT: Aman efendim; iktibas etmekle bunu yapmış oluyorsunuz. Yani, bakın peygamberler müminlerin kendi canlarından ileridir. Bunun hanımları da müminlerin analarıdır, diye ifade ediliyor burada.

Aziz NESİN: Ben mümin de değilim, anam da değil benim.

TGRT: Ashaf suresinde öyle ifade ediliyor. Mümin olmayabilirsin, ama tabi bundan Müslümanlar duyarlılık gösterir haliyle.

Aziz NESİN: Duyarlılık, öldürmek değildir arkadaş.

TGRT: Muhakkak, öldürme taraftarı olamaz, öyle bir şey…

Aziz NESİN: Bitti, yumrukta değildir, vurmakta değildir; tepki göstermeye hakları var, göstersinler.

TGRT: Öyleyse, tartışmak gereği konuyu mütalaa edelim diyorsunuz.

Aziz NESİN: Elbette, ben, ben aslında yasağa karşıyım. Yoksa Salman Rüşdi’yi seviyorum, bayılıyorum; çok güzel kitap. Bunları da yazdım burada, daha geniş olarak yazdım. Lütfen okuyun bu gazeteyi.

TGRT: Bir de, Kültür Bakanı da yasakçı başkan oluyor, yasakçı bakan oluyor. Zira, bazı kitapların dağıtılmasında iktibas edilmesine karşı geliyor. Yasakçı, nasıl yasakları kaldıracağım diye geldi.

Aziz NESİN: Ben, Fikri Sağlar’ın avukatı değilim; bana niye soruyorsun bunu, kendine sor.

TGRT: Evet, ama siz onun düzenlediği kültür etkinliğine katıldınız. Efendim, burada bir çelişki çıkmıyor mu?

Aziz NESİN: Aa, Allah Allah; ben (Namık Kemal) Zeybek’ in zamanında Kültür Bakanlı’ nın şûrasına da katıldım, (Namık Kemal) Zeybek zamanında… Yani, ben avukatıyım onun bir Kültür Bakanı beni çağırıyorsa, bir toplantıya nice olduğu için, bir tane, iki tane değil.

TGRT: Herkes okumuyor ki bunu.

Aziz NESİN: Burada sizin televizyonunuzu herkes dinliyor mu? Benim alanım o kadar; o kadar yazıyorum, yazabildiğim alan bu. Bu sizin televizyonunuzda bir parça söyledim bu konuyu aslında. Gerçek Müslümanlar, gerçek Hıristiyanlar, neyse, dindar tartışmadan, dindarlar tartışmadan yana olmalıdır, kavgadan, kavgayla bir şey çıkmaz, sonuç elde edilmez. Aziz NESİN’ ni öldürürler, başka bir Aziz NESİN çıkar. Başka Ahmet çıkar, Mehmet çıkar. Çünkü, insanın beyni var, düşünüyor. Düşünce, düşünceye karşı gelinmez; karşı düşünceyle gelinir. Karşı düşünceyle iflas ettirirsin. Mahkûm ettirirsin, ama düşünceyle mahkûm ettirirsin, öldürerek değil ki!.. Yani şey, burada şu gazetelerde yazıyor; hepsi bunların Müslüman, hepsi yalan yazıyor.

TGRT: Söylediklerinizi yazıyor efendim.

Aziz NESİN: Aa, benim söylediklerim bunlar!

TGRT: Yok, onları ben okumadım, incelemedim de. Bakın, mesela Hürdoğan Gazetesi’nde söyledikleriniz aynen iktibas etmiş.

Aziz NESİN: Aynen etmemiş, ben okudum, siz de okursunuz. Ben aynen söylemedim. Bunlar, hoşgörü içinde yaşamak zorundadırlar. Yoksa birbirini boğazlarlarsa, Türkiye birşeye çıkmaz. Ne düşünce çıkar, ne ilerleme olur; bunların önlenmesinin tek yolu hoşgörüdür ve bu hoşgörüye şiirlerle Pir Sultan Abdal, kendi zamanına göre, bugün aynı şeyler geçerli değildir. Bugün aynı doğrultuda, aynı felsefi doğrultuda başka insanlar çıkabilir. Aynı şeyler olmaz ama bu hoşgörüdür. Hatta, bütün tarikatlar bir anlamda hoşgörüdür de. Ama en çok -tarikat olmakla birlikte, hatta bir mezhep olmamakla birlikte- Alevilik bunu en güzel sirkülerden biridir, bir tanesidir; tek bir tanesi değildir. Hoşgörü bu dünyada 20. yy.’da…

TGRT: Aleviliğin Türkiyeleştirildiğini söylüyorsunuz; Pir Sultan Abdal, Türkiyeleştirildi diyorsunuz.

Aziz NESİN: Bana öyle geliyor. Yani, Aleviliğin kökünü aramak gerekiyorsa, Şamanizm’de var; ama daha çok Şiilik’in Türkiyeleştirilmişi var. Yani, uygarlaştırılmış Şiilik’le bir bağı kalmamış. Öyle, bir anda kaynaklanmamış olmakla birlikte, Şiilik’te hiçbir bağı kalmamış. Çünkü Şiilik’te hiç hoşgörü yok. Halbuki, Alevilik’te hoşgörü var. Aynı şeyler değil; bana öyle geliyor. Bu da benim düşüncem; belki de yanlıştır. Bana, kaynak olarak, kaynağını Şiilik’ten almış gibi geliyor.

TGRT: Bu kadar ne için önem veriyorsunuz efendim?

Aziz NESİN: Neye?

TGRT: Alevilik veya Türkiyeleştirilmiş olması halinde…

Aziz NESİN: Çok önemli birşey tabi, yani…

TGRT: Mesela Kur’an-ı Kerim’in tefsirini okudun mu sizler?

Aziz NESİN: Bir kaç tefsiri var yani, hangisini?

TGRT: Mevdûdi, İbn-i…

Aziz NESİN: Onu okumadım, ama birkaç tefsirini okudum. Ee…

TGRT: Birbirini tamamlayıcı özellikleri var.

Aziz NESİN: Birbirini tamamlayıcı, birbirini aksedici de var.

TGRT: Tabii, neşreden hadiseler başka.

Aziz NESİN: İslam dinini mahveden tefsirler dolu.

TGRT: Şimdi mesela, Seyyid Kutub’un, Mevdûdi’nin, diğer tefsirlerin değişik değişik özellikleri var. Günümüze binaen yorumları var. Bunları gözetmenizi…

Aziz NESİN: Ben gözetsem ne olacak? Bakın; birçoğunu, sizden fazla tefsir okumuşumdur.

TGRT: Muhakkak.

Aziz NESİN: Hayır, muhakkak değil. Belki sizden fazla okumuşumdur. Tefsirleri okudum. Kur’an-ı çok, kaç kez okudum; bundan sonra kendime göre bir yol seçtim. Bu yola… bu yola…

TGRT: Eskidiğini söylediniz Kültür Merkezi’nde, eskidiğini…

Aziz NESİN: Hiçbir söz yoktur ki, kimin sözü olursa olsun, bin yıl geçerliliğini korusun.

TGRT: Ama bu, Allah’ü Teala’nın sözü.

Aziz NESİN: Allah’ı Teala, sizin Allah’ı Teala’nız, benim Allah’ı Teala’m yok. Onun için, ben diyorum ki, hiçbir söz nereden gelirse gelsin, değerini sirkü sürdüremez. Bakalım, şimdi o şeyden, bakın, burada bir baş yazı var. Dün de yazdım; burada da cennet, cehennem üzerine… Bakın, buradaki cehennem üzerine sözler, bugün geçerli midir, Kur’an’dan alınmış ayetler bunlar, bunlar…

TGRT: Baki olay; yani, siz onu sonsuz, ebediyete kadar koruyacağız… Başka bir tartışma ortamında ben size ifade etmem gerek.

Aziz NESİN: Ben de diyorum ki, felsefi olarak hiç dünya yüzünde, hiçbir söz yoktur ki, değerini kaybetmesin; en güzel söz, en büyük söz, Mustafa Kemal’in sözü…

TGRT: Beşeri, beşeri sözler muhakkak öyle; ama bu Allah’ü Teala’nın kelamı olduktan sonra değişir değil mi?

Aziz NESİN: Allah’ü Teala’nın bu sözlerine ben inanmıyorum. Çünkü, bunlara inanmam için aklımı kaybetmem lazım. Burada, cehennem için söylenen şeyler… Bunu Allah söylemiş; ben buna inanmıyorum.

BİRBAŞKA ŞAHIS: Neden? Neden insanların fikirlerine saygı duymuyorsun?

Aziz NESİN: Duyuyorum işte. Gelsin… İnsanların fikirlerine saygı bende; bu, onlar da bana saygı duysun. Şimdi bu arkadaş saygısızlık yapıyor, ben yapmıyorum. Ben düşüncemi söylüyorum bu konuda; bu düşüncem doğrudur, yanlıştır. Sen kabul etmezsin, karşı düşünceyi söylersin, karşı düşünceyi söylersin, ben burada şey yapmıyorum.

TGRT: Teşekkür ederim.



http://ahmetnesin.wordpress.com/

19 Haziran 2011 Pazar

YARIM İKTİDAR,
ÇEYREK MUHALEFET
ve
TAM - MAT - DEMOKRASİ !


12 Haziran 11’ seçimleri geldi-geçti… Nasıl geçti ? Seçimlerden bir hafta sonra bile çevremdeki insanların bir çoğunun şaşkınlık içinde olduğunu gözlemliyorum.

Uzun uzadıya bir seçim analizi ve değerlendirmesi yapacak değilim. Nasıl olsa bu değerlendirmeyi yapan ve yapacak milyonlarca uzman var. Bana düşmez. Bu ülkede -konuyu bilip bilmemesi hiç önemli değil- herkes siyaset ve futbol uzmanıdır. Televizyon ekranlarında, gazetelerde ve internette uzmandan geçilmiyor. Siyaset ve spor uzmanlarının bazıları dış politika uzmanı, bazıları da deprem uzmanı…

Bu seçimlerden önce esas konusu seçim olmayan ama seçimlere de değindiğim iki yazı yazdım.

Seçimlere 78 gün kala yazdığım 26 Mart tarihli yazımda “12 Haziran seçimlerinde de her şey olabilir ! Her sonuca hazırlıklı olmakta yarar var. “ diye yazmışım.

Aslında bu yazımın başlığı “ YARIM-ÇEYREK-TAM “ seçimden bir hafta önce 5 Haziran’da yazdığım yazımın başlığı olacaktı. Bu başlık altında o yazımda anlatmak istediklerimi şöyle ifade etmiştim.

Geçen hafta bu seçimlerle ilgili anketlere bakarken bu üç sözcüğü düşündüm. Bu anketlere göre AKP oyların yüzde 45-50’sini alacakmış. Yani yarısını… CHP ise yüzde 25-30’unu. Yani çeyreğini. Buna göre seçim sonuçları anketlerde iddia edilen şekilde olursa AKP ile yarım bir iktidar ve demokrasimiz, CHP ile çeyrek bir muhalefet ve demokrasimiz olacak. Diğer çeyrek ise teferruat… Sonuç olarak herkesin barajsız, engelsiz temsil edildiği tam bir demokrasimiz olmayacak…

“ Ben demiştim ! “ demeyi pek sevmem ama ne yazık ki yazılarımdaki öngörülerimin gerçekleşmiş olması bu sonucu ortaya çıkarıyor. Demek istediğim çevremdeki insanların şaşkınlığına karşılık seçimlerin sonucu beklentim doğrultusunda oluştuğu için sonuçlar karşısında kendi adıma son derece sakin olduğumu söyleyebilirim. Ne AKP’liler gibi yüzde 50’nin sarhoşluğu ile göbek attım. Ne yüzde 26’nın hayal kırıklığı ile CHP’liler gibi karalar bağladım. Ne de Türk ve Kürt milliyetçileri gibi bölgesel zaferlere sevindim.

Benim görüşüme göre bir ülkede 4 yılda bir seçimin yapılıyor olması, sandıktan çıkan oylara göre kiminin iktidar, kiminin muhalefet olması o ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmez. Demokrasinin göstergeleri seçimler ve sandık değildir. Seçim sandıklarından oylar çıkar, yüzdelere bölünür, iktidar ve muhalefet çıkar ama o sandıklardan her zaman demokrasi çıkmaz. O sandıklardan faşizm de çıkar, şeriat da çıkar, kaos da çıkar. Dünya tarihi ve coğrafyasında bu durumun örneği çoktur. Onun için ben bu seçimlere ve sonuçlarına çok fazla önem vermiyorum.

Dünyanın ve Türkiye’nin can alıcı sorunlarının konuşulmadığı, tartışılmadığı bir seçim kampanyasında siyasi parti liderlerinin ahlaki düzeyi bile çok düşük kısır atışmalarının sonucu olarak sandıktan demokrasi çıkmasını beklemek ve çıkan sonuca göre göbek atmak ya da karalar bağlamak ne kadar doğrudur. Bu sandık demokrasisi bizim futbolumuza da benziyor biraz. Dünya futbolunun çok gerisinde oynanan futbolu eleştirmek, değiştirmek yerine futboldan başka her şeye benzeyen bu oyunun -çekişmenin-maçın sonucuna göre yorum yazmak sadece futbol yazarlarımıza mahsus bir yetenek değilmiş…

Siyaset yazarları da Türkiye’de siyaseti yönlendiren cemaatlerin, tarikatların, din bezirganlarının durumunu dikkate almadan, yargının, hukukun, üniversitelerin, basının, sanatın, bilimin nasıl baskı altında tutulduğunu görmeden, işçinin, köylünün, emeklinin, esnafın, öğrencilerin sıkıntılarını görmezden gelerek sadece siyasi parti liderlerinin söz yarıştırmalarına göre yapılan bir seçim kampanyasının sandığa yansımasına bakarak tahlil-analiz yapmaları bana hiç inandırıcı gelmiyor. Bana göre bu yapılan siyaset değil bu siyasetten çıkan da demokrasi değil. Bu koşullarda ha AKP kazanmış ha CHP kazanmış-kaybetmiş ne fark eder ? Aynı şey futbol için de geçerli. Ortada oynanan doğru dürüst futbol olmadıktan sonra maçı ha Fenerbahçe kazanmış, ha Beşiktaş kazanmış ne fark eder ki…?

Yerli ve yabancı siyaset yorumcularının yere göğe sığdıramadığı, seçim kampanyasındaki konuşmalarından, hakaretlerinden herkesin payını aldığı AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan partisinin balkonuna çıkıp “ Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır ! “ deyip bir de “ herkesi kucaklamaya” kalkmaz mı ? Balkon demokratı Başbakan gözünü seveyim beni kucaklama ! Ben kucaklanacak seçmenlerden değilim… Sen yüzde 50 ile değil yüzde 90’la, yüzde 100’le de iktidara gelsen ben senin kucağına oturmam. Çünkü ben sana ebedi muhalifim…

Şimdi bu balkon demokratı Başbakan’ın lideri olduğu parti Mehmet Şevket Eygi’nin ve de Fethullah Gülen’in talepleri doğrultusunda Anayasa’yı değiştirecek… İktidar umutlarını yitiren CHP’de kendi iç iktidar kavgasından zaman bulursa bu değişikliklere “destek” olacak. Türklük-Kürtlük kelimelerinin yeni Anayasa’da alacağı yere göre bu milliyetçi partiler de “destek” olacak… Kürt milliyetçilerinin eteğinin altında Meclise girebilen 3 “sosyalist” arkadaş ta bu demokrasi korosunu alkışlayacak !

Yüzde 50’lik yarım iktidar, yüzde 25’lik çeyrek muhalefet, yüzde 13’lük ve yüzde 6’lık renkli garnitür ve 3 sos arkadaş… Siz buna demokrasi, bu seçimlerde sandıktan çıkanlara siz demokrasinin zaferi diyorsanız deyin ama bana göre bu demokrasi değildir. Hele “tam” demokrasi hiç değildir. “Tam” ı tersten okuyun ! Bu seçimlerde tam demokrasi “mat” olmuştur.

Bütün dünya nükleer enerjiden kurtulmaya çalışırken nükleer santral yapmak için çalışanların, dünya bir yudum suya muhtaç bir küresel ısınma ve iklim değişikliği ile uğraşırken HES santralleri ile derelerimizi kurutanların, cemaatlerin güdümünde yargıyı, basını susturanların, işçileri, öğrencileri, muhalefet eden herkesi zorla susturanların , giyimimize kuşamımıza, yediğimize içtiğimize, düşündüğümüze, yazdığımıza, çizdiğimize karışanların, internetimizi sansürleyenlerin iktidarı da, muhalefeti de, teferruatı da, sosu da bilsin ki bu oynadıkları demokrasinin bir kuklasıdır sadece. Bunun demokrasi olduğuna kimse beni ikna edemez.

5 Haziran 2011 Pazar

5 Haziran Dünya Çevre Günü
Anadolu’yu Vermeyeceğiz !
12 Haziran 11’ Seçimleri İçin Kişisel Bir Değerlendirme
Ve Kararım : OYUM EMANETEN KILIÇDAROĞLU’NA !


Bugün 5 Haziran . Dünya Çevre Günü. 12 Haziran 11’ seçimlerine de tam bir hafta kaldı. Haftaya bu saatlerde oylarımızı kullanmış olacağız.

Son “SEÇİME GİDİYORUZ SEÇİME…” başlıklı yazımı yazdığım 26 Mart’tan bu yana iki aydan fazla bir süre geçti. Bu arada kısa seyahatlerim, bahçe çalışmalarım ve zorunlu bir İstanbul seyahatim oldu. Bu süre içinde yazı yazmamamın gerekçesi bu mazeretler değil elbette. Seçim kampanyasının ana gündem olması, kampanyanın her zamanki gibi dünyanın ve ülkemizin gerçek sorunlarını geri itmesi, liderlerin seçim kampanyalarındaki seviyesiz söylemleri, boş vaatler ve de iğrenç şantaj kasetleri nedeniyle doğrusu yazı yazmak pek içimden gelmedi. Bu nedenle seçim kampanyasını göz ucuyla izledim diyebilirim. Ne bir seçim mitingine katıldım, ne de televizyon haberi ve tartışması izledim. İnternette haber başlıkları ve de İstanbul’da iken insanı sinir eden gürültülü çığırtkanlara küfürü bastım geçtim…

Bu iki ay içinde (Nisan-Mayıs) seçim kampanyasından ziyade ben “ANADOLU’YU VERMEYECEĞİZ !” sivil inisiyatifinin düzenlediği “BÜYÜK ANADOLU YÜRÜYÜŞÜ” nü izledim. Çünkü bu uzun yürüyüş beni seçimlerden daha çok ilgilendiriyordu.









“Son on yıl içinde tüm sularımız enerji şirketlerinin eline geçti. Üzerlerine binlerce HES ve baraj kuruluyor. Dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellendi, delik deşik ediliyor. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadımızı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçtiğimiz tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlarımız, parça parça kesiliyor.

İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor.

Bu nedenle biz, Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk irademizi kullanmaya karar verdik. Birleşiyoruz! Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyoruz ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyoruz. Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için yürüyoruz. “

mesajı ile başlayan yürüyüşe katılanlar 21 Mayıs’ta Ankara’ya ulaştılar ama yasadışı olarak Ankara’ya sokulmadılar. Çünkü mevcut AKP hükümeti ne Anayasa’nın seyahat özgürlüğünü, ne düşünce özgürlüğünü, ne ifade açıklama özgürlüğünü tanıyor. Daha önce defalarca yazdığım gibi cemaat, tarikat destekli din bezirganı AKP zihniyeti türban özgürlüğünden başka bir özgürlük bilmez ve tanımaz. Bu zihniyet yazılı ve görsel medyayı da baskı altına aldığından Büyük Anadolu Yürüyüşü’nü hiçbir medya kuruluşu haber bile yapmadı…

Yürüyüş direnişe dönüştü. Anadolu’nun toprağına, suyuna, dağına, yaylasına,
vadisine, ağacına, kuşuna, doğasına sahip çıkan insanları Ankara yakınlarındaki Gölbaşı’nda direnişe devam ediyorlar.40 yıldır tüm dünyada kutlanan 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü polis barikatlarının arkasında onurlu ve gururlu bir şekilde halay çekerek kutluyorlar. O kutlamaya ben de buradan katılıyorum.

AKP hükümetinin korkudan engellediğini, bu korku sonucu Hopa’yı binlerce polisiyle basıp emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüne neden olanların zulmünü basının görmediğini, görse bile yazamadığını, haberleştiremediğini söyledik. Peki bu yürüyüşü seçim için kent kent, meydan meydan dolaşan siyasiler gördü mü ? Seçim gündemi içinde bu yaşamsal konuya hiç yer verdiler mi ? Bir istisna dışında koskoca bir HAYIR ! O bir istisnayı da yazalım da bilmeyenler bilsin. Geçtiğimiz günlerde Gölbaşı’ndaki yürüyüşçüleri-direnişçileri sadece HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ziyaret ederek destek verdi. Bir de CHP Ankara İl Örgütü’nün bir alt komisyon üyeleri Anadolu yürüyüçülerini-direnişçilerini ziyaret etti.

AKP başından beri bu yürüyüşe karşı ve engellemek için elinden geleni ardına koymuyor. Peki nerede CHP,MHP,BDP ve diğer sol partiler ?

Ben kendi adıma bu yürüyüşe ve direnişe çok önem veriyorum. Bana göre bu hareket 2.Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Birincisinde emperyalist orduları ve askerleri ile ülkemizi işgal edenleri çok zor koşullarda Anadolu’dan kovduk. Ancak bu kez emperyalizm yerli işbirlikçileri, şirketleri, iş makineleri ile Anadolu’yu yok etmek üzere işgal etmiş durumda. Bu kez bu işgalde de iş yoksul Anadolu halkının yine kendisine düşüyor. Birincisinden daha zor koşullarda geçecek olan bu savaşı kazanmak zorundayız.

İşte bu duygu ve düşüncelerle bir hafta sonra yapılacak seçimlerle ilgili kişisel değerlendirmeme ve kime neden oy vereceğim konusuna geçebilirim.

Açıkça ve içtenlikle ifade etmeliyim ki mevcut siyasi partilerin hiç biri programları ve örgütsel yapıları ile benim beklentilerimi, taleplerimi karşılamıyor. İsterdim ki insanı, doğayı, çevreyi, kültürel mirası, evrensel bilimi, sanatı, demokrasiyi, sosyalizmi savunan bir devrimci sol muhalefet partisi veya yeşiller partisi olsun. Gönül rahatlığı ile düşüncelerine, eylemlerine katılayım ve oyumu vereyim. Ama maalesef böyle bir parti yok !!!

Gündelik yaşamda zaman zaman kullandığımız üç sözcük geliyor aklıma… Tam, yarım, çeyrek…

Gündelik yaşamda bu sözcükleri sık kullandığımız yerleri bir anımsayalım mı ?

Ülkemizde ayda üç kez çekilen, yılbaşı çekilişleri olay olan Milli Piyango biletleri nasıl satılıyor ? Tam, yarım, çeyrek…

Parası olanın yatırım aracı olarak kullandığı, doğum, düğün gibi günlerde hediye yerine kullandığımız Cumhuriyet altın nasıl satılıyor ?
Tam, yarım, çeyrek…

Yarım ekmek döner ya da köfte… Çeyrek ekmek balık gibi uzatmak mümkün ama biz kısa keselim de yazının esasına gelelim.

Geçen hafta bu seçimlerle ilgili anketlere bakarken bu üç sözcüğü düşündüm. Bu anketlere göre AKP oyların yüzde 45-50’sini alacakmış. Yani yarısını… CHP ise yüzde 25-30’unu. Yani çeyreğini. Buna göre seçim sonuçları anketlerde iddia edilen şekilde olursa AKP ile yarım bir iktidar ve demokrasimiz, CHP ile çeyrek bir muhalefet ve demokrasimiz olacak. Diğer çeyrek ise teferruat… Sonuç olarak herkesin barajsız, engelsiz temsil edildiği tam bir demokrasimiz olmayacak…

Bildiğim kadarı ile piyango biletlerinde en çok çeyrek biletler satılır. Sonra yarım biletler. Halkın ekonomik gücü hiçbir zaman tam bir piyango bileti almaya yetmez. Aynı şey altında da geçerli. Hediye için herkes çeyrek altın alabilir. Çok az da yarım altın. Tam altın alan yok gibidir. Biz de bu seçimlerde de işte bu durumun yansıması olacaktır.

Ya çeyrek ya da yarım demokrasi.

Bize tam demokrasi görmek kısmet olmayacak galiba.

Ben bu koşullarda kendi adıma oy verirken iki temel kriterim vardır. Birincisi: Din, cemaat, tarikat temelinde siyaset yapan hiçbir siyasi partiye asla oy vermeyi düşünmem. İkincisi ; Aynı şekilde hangi milliyetçilik temelinde olursa olsun milliyetçi bir partiye de oy vermeyi düşünmem. Yukarıda açıkladığım gibi sol ya da yeşil bir muhalefet partisinin olmadığı koşullarda ; Bu iki temelin dışında merkez sağda veya solda siyaset yapan partilerin oy verdiğim bölgedeki adayına göre oy verebilirim. Hiç birisi içime sinmiyorsa oy vermem olur biter.

12 Haziran 11’ seçimlerinde başından beri karşı olduğum cemaatçi, din bezirgancısı, türban özgürlüğünden başka bir özgürlük tanımayan baskıcı AKP’ye ve onun herkese tepeden bakan, herkesi aşağılayan, herkese hakaret eden liderine oy vermeyeceğim gibi geçmişlerinde kan izleri bulunan Türk milliyetçisi MHP’ye de, Kürt milliyetçisi BDP’ ye de oy vermem mümkün değil.

Geriye bir tek CHP kalıyor. Geçmişte eski lideri Baykal yüzünden bu partiye oy vermedim. Baykal’ın yerine gelen Kılıçdaroğlu dürüst, naif ve biraz da saf bir lider. Ancak çevresindeki bir çok isim maalesef kendisi ile taban tabana zıt. Yani içlerinde cemaatçi de var, bir an önce iktidara gelelim de cebimi doldurayım hırsıyla yanıp tutuşan düzenbazlar da var.

Fethullah Gülen cemaati ile bağlarını koparamayan, çevre sorunlarına duyarsız, ne HES’ler konusunda ne de nükleer enerji konusunda net bir görüş ortaya koyamayan CHP’nin iktidarından da bir şey beklemiyorum.

Oyumu kullanacağım İstanbul 2.Bölge’de listenin başında bizzat Kemal Kılıçdaroğlu var.

AKP’DEN KURTULMAK ADINA OYUMU “EMANETEN” KEMAL KILIÇDAROĞLU’NA VERECEĞİM…

Eğer bu bölgede listenin başında Gürsel Tekin olsaydı oyumu CHP’ye değil bir bağımsıza vermeyi düşünürdüm…

İşte bu da benim seçim için kişisel görüşüm ve kararım. Herkesin görüşü ve kararı da kendine.

Seçim sonuçları tahminime gelince… 70 gün önce yazdığım gibi. Sandıktan her türlü sürpriz çıkabilir. Bu halk sandıkta sürpriz yapmayı sever. Yüzde 50’lik AKP zaferine de yüzde 40’lık CHP zaferine de şaşırmam. Bir hafta daha sabredelim ve görelim.