13 Nisan 2009 Pazartesi

RÜZGAR VE DALGALAR

RÜZGAR VE DALGALAR

Bu gazetede ve blogumda yayınladığım yazılarımı Pazartesi sabahları yazıyorum. Bir hafta öncesinin olaylarını değerlendirmek ve haftanın gündemi olabilecek olaylar hakkında düşüncelerimi aktarıyorum. Ben 13 Nisan Pazartesi sabahı 6-12 Nisan haftasının olaylarını değerlendirmek için bilgisayarımın başına oturduğumda televizyonlar Ergenekon’un 12. dalgasının haberlerini canlı olarak veriyor. Televizyonların canlı yayınlarında Ankara- İstanbul- Bursa- Adana- Samsun ve Van gibi 18 ilde 50 kişi hakkında operasyon düzenlendiği, bu kentlerdeki eski üniversite rektörlerinin gözaltına alındığını izliyorum. Arama yapılan noktalardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Merkez ve şubeleri ile Genel Başkan Prof.Dr. Türkan SAYLAN’ın evi… Şu aşamada söylenecek ve yazılacak hem çok şey var hem de yok… Anlaşılan bu dalgalar devam edecek… İzlemeye devam ediyoruz…

Geçen hafta 6 Nisan Pazartesi sabahı yazdığım “GÜNDEMDEN KISA KISA” başlıklı yazımda ABD’den fetva ve talimatlar gönderen Fetullah Gülen için “takkeli herkül” tanımlamasını yapmıştım. Çünkü bir süredir Fetullah Gülen’in vaaz ve yandaşlarına talimatlarını “www.herkul.org “ sitesinden izliyordum. F.Gülen’i bu konuşmalarında beyaz takkesi ile görünce ve sitesini adı ile birleştirince doğal olarak bu tanım ortaya çıktı. Benim Pazartesi bu tanımlamayı yapmamdan üç gün sonra Çarşamba akşam üstü bu “herkül” sitesinin adı ve F.Gülen’in yeni açıklamaları ulusal basın haber ajanslarına düştü. Perşembe günü gazetelerde okumuşsunuzdur. Neden takke ? Neden “Herkül” ? Herkül denilen eski Yunan tanrısı müslüman mıydı acaba ? Gelecek hafta F.Gülen’e bir mektup ta ben yazıp soracağım… Takkeli Herkül herhalde bana da bir yanıt verir… ABD’de özgür yaşamaya devam eden F.Gülen fetva ve talimatları ile Türkiye’yi yönlendirmeye devam ediyor… Nasıl olsa kimse onun CIA ve FBI tarafından korunan evini sabahın köründe arayamıyor…

Geçen hafta Türkiye’den Obama geçti… Hani o ünlü roman ve filmin adı gibi. “Rüzgar Gibi Geçti”… Geçen haftaki yazımda Obama’nın gelişinde bu ziyareti protesto edenlerin haberlerine ulusal basında yer verilmediğini yazmıştım. Bu protesto eylemleri dış basında yer alınca bizim ulusal basın da yer vermek zorunda kaldı. Bu protesto eylemlerinden en çok ses getireni Greenpeace isimli çevreci örgütün Boğaz Köprüsü’ndeki pankart eylemi idi. Üç dilde yazılan pankartta ne yazıyor du ? “ BARIŞ İÇİN İKLİMİ KORU”. Başkan Obama Türkiye’den İslam dünyasına ve Türkiye’ye mesajlar verdi… Şimdi bu mesajlar tartışılıyor. Türkiye de zaman zaman kullanılan bir halk deyişi vardır. Hani şu baldız – enişte muhabbetine dair… “ Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü ?” ABD’nin yeni Başkanı Barack H. Obama şirin bir adam… Ama bu şirin adamla yapılan makyaj da ABD emperyalizminin dünya üzerindeki çirkin yüzünü gizlemeye yetmez…

Geçen haftaki yazımın bir bölümünde İstanbul Beşiktaş’ta polisin Beşiktaş taraftarlarına “orantısız güç” kullandığına değinmiştim. Uzun süredir futboldan biraz soğumuştum. Maçlara gitmediğim gibi televizyonlardan bile izlemiyordum. Geçen haftanın önemli gündemlerinden biri de GS - FB arasında oynanacak derbi maçtı. İki takım arasındaki derbi rekabetinin 100.yılı olması nedeniyle hadi televizyondan izleyeyim dedim. Keşke izlemez olaydım… Futbol maçı gibi başlayan futbolun oynanmadığı maçta 93.dakikada boks maçı olarak sona erdi… Hakemin sadece 4 kırmızı kartla geçiştirdiği bu maçtan sonra boksör futbolcuların açıklamaları ise tüyler ürperticiydi… Futbol maçı yerine boks maçı yapanlar izleyenlerden, taraftarlarında özür dileyeceklerine sahte dostluklarını ve kinlerini savunuyorlardı. Herhalde bu hafta en çok konuşulacak olaylardan birisi de bu maç sonrası yaşananlar olacak…

Bu haftaki yazımı da geçen haftaki yazımın son paragrafı ile bitiriyorum :

“ Bu haftalık ta bu kadar… Siyasetin, ekonominin gündemi çok yüklü. Bu gündemi izlemek sıkıcı ama bir başka gündem daha var… İzlemesi çok keyifli. Doğanın bahar gündemi… Çiçekler, kuşlar, yağmur, güneş… Baharda yaşamak ve doğayı izlemek öyle keyifli ki… “

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 15 NİSAN 09

6 Nisan 2009 Pazartesi

GÜNDEMDEN KISA KISA…

GÜNDEMDEN KISA KISA…

Bazı bilim insanlarına ve yazarlara göre “İletişim Çağı” ndayız ya ondan olacak dünyanın ve Türkiye’nin gündemi öylesine hızlı değişiyor ki yetişebilene aşk olsun… Bu nedenle bu hafta tek bir konu yazmak yerine hızla değişen bu gündemin haberlerinden gözümüze takılanlara ve aklımızda kalanlara kısa kısa değinmek istedim…

6 Nisan Pazartesi sabahı bu yazıyı yazarken bir yandan gözüm televizyonda…Euronews kanalından haberleri izliyorum. En sıcak gündemden başlayarak geriye doğru gideyim…

Bizim ulusal basının “ WELCOME MR. PRESIDENT - Hürriyet “ , “ Hoşgeldin Hussein ! – Taraf”, “ Hüseyin mi Barac mı – Anadolu’da Vakit “, gibi başlıklarla karşıladığı ABD’nin yeni başkanı Barack H.Obama dün gece Ankara’ya geldi. Ulusal basının önde gelen 28 gazetesinin birinci sayfalarında benzer başlıklarla Obama selamlanıyor ama hiç birinde Obama’nın gelişini protesto edenlerin “Obama Evine Dön !” diyenlerin haberi yok… Televizyon kanalları da aynı durumda… İyi ki haberleri Euronews’ dan izliyorum…

Obama nedeniyle bugün (Pazartesi) Ankaralılar, yarın (Salı) İstanbullular trafik çilesi çekecekler… Kısacası bu hafta Türkiye’de Obama rüzgarı esecek… Gelecek hafta da Obama’nın Türkiye’den İslam dünyasına vereceği mesajları tartışacağız.

Pazartesi’den geriye doğru gidersek haftasonunda aynı rüzgar Avrupa’daydı… Önce hafta sonuna doğru Londra’da G-20 zirvesi… Kapitalizmin evrensel ekonomik krizine çare aramak için yapılan toplantılarda IMF ve Dünya Bankası’na 1 Trilyon Dolarlık kaynak aktarılarak krize çare aranırken Londra sokakları da protestolarla renkli ve hareketliydi… Bizim Başbakanımız bu evrensel krizin bizim ülkemizi teğet geçerken birazcık etkilediğini, ancak IMF ile anlaşmaya varıldığını da Londra’da açıkladı.

Hafta sonu AB’nin çekirdek ülkeleri Almanya ve Fransa NATO’nun 60.Yılını kutlamak için Obama’lı doğum günü partisi düzenlediler. Aynı toplantıda NATO’ya yeni genel sekreter seçimi de yapıldı. Danimarka Başbakanı Rasmussen bu göreve adaydı. Ama bizim Davos Fatihi Başbakanımız bu kez yine “one minute…” diyerek Rasmussen’in adaylığına iki yıl önceki karikatür krizi ve PKK’nın yayın organı Roj Tv nedeniyle karşı olduğunu açıklayınca AB telaşlandı… Berlusconi-Erdoğan telefon şovu ve araya Obama’nın girmesiyle bu itiraz geri çekildi ve Rasmussen yeni NATO genel sekreteri olarak İstanbul’a gelebildi.

Cumartesi günü başta Fransa’nın Strasbourg kenti olmak üzere Avrupa’nın bir çok kenti ve İstanbul’da “ NATO’YA HAYIR !” “60 YIL YETER !” diyenlerin sesleri yankılandı… Bu “NATO’YA HAYIR !” pankartı beni 34 yıl öncesine götürdü… 75 yılında bir dernek kongresinden sonra yayınladığım basın bildirisinde “ NATO’YA HAYIR !” demiştim ve bu ulusal basında yer almıştı. 34 yıldır bir şey değişmemekle birlikte ben halâ aynı noktadayım… Bugünün gençleri gibi “NATO’YA HAYIR !” diyorum. 60 yıl öncesinin “Soğuk Savaş” örgütü olan NATO için yapılan harcamalar dünyanın açlıkla boğuşan insanlarına ve yok olan doğamızı kurtarmaya harcansa daha iyi olmaz mı ?

Pazar günü ise Obama Prag’daydı… Oradan AB üyelerine net bir çağrı yaptı. Türkiye’yi AB’ne alın… Bizim ulusal medyanın alkışlarla karşıladığı bu çağrıya Sarkozy ve Merkel’in olumsuz yanıtı gecikmedi… Obama’nın Prag’dan verdiği diğer bir mesajda “nükleer silahsız bir dünya” idi…

09 yerel seçimleri bitti… İtirazları, tartışmaları bitmedi… Bazı seçim tartışmaları ise ölümle bitti. Bu seçim tartışmalarında 20 kişi yaşamını yitirdi… Bu kadar hilenin, itirazın yapıldığı seçimler üzerine yapılan yorumlar da çok ilginçti… Bu yorumlara girmeye hiç niyetim yok… Bu seçimin gözdelerinden Adana’da Aytaç Durak ve Ankara’da Melih Gökçek’in kaç parti değitirdiğini biliyor musunuz ? Buradan İznikli okurlarıma da benzer bir sorum var… İznik’in eski belediye başkanı Zeynel Abidin Turan kaç parti değiştirdi, kaç parti eskitti ? Şimdiki başkan Kadri Eryılmaz AKP’de başladı, bu seçim öncesi DP’nin kapsını çaldı, MHP’den tekrar seçildi. İznik’te CHP’liler seçimi kazanamadık diye hiç üzülmesinler gelecek seçimlerde Kadri Başkan CHP’nin adayı olur ve onlarda seçimi kazanırlar… Maksat sadece seçim kazanmak olduktan sonra neden olmasın ?

Geçen hafta Arama-Kurtarma çalışmaları bağlamında helikopter kazasına değinmiştim… Özellikle de gazeteci İsmail Güneş’in kurtarılamamasına... Bu helikopter kazası Türkiye’nin gündeminde kalmaya devam ediyor… Arama-Kurtarma çalışmalarındaki aksaklıklar şimdi başka boyutta tartışılıyor. Tartışmanın talimatı uzaklardaki halifeden gelince yandaş medya yön değiştirdi… Amerika’da yaşayan “ takkeli herkül ” Fetullah Gülen’in “bam teli” ne dokunmasıyla bu kazanın da Ergenegon örgütünün bir eylemi olduğu iddiası gündeme düştü… 15 gün önce açıklanan Ergenekon’un 2. iddianamesinden gizli telefon dinlemeleri yayınlanıyor.

Bu helikopter kazasında yaşamını yitiren TBMM önünden tekbir sesleri ile ulusal kahraman gibi uğurlanan ve Ankara’da bir tarikat dergahına defnedilen Muhsin Yazıcıoğlu üzerine efsaneler anlatılıyor… 12 Eylül 80 öncesi başta Ankara’da 7 TİP’li gencin (üçü Yenişehirliydi…) boğularak öldürülmesi olmak üzere bir sürü faşist cinayetten sorumlu olan ve bu nedenle 7,5 yıl hapis yatan Muhsin Yazıcoğlu’nun efsaneleri daha uzun sürer…

Bu sütunlarda Muhsin Yazıcoğlu’nun adı daha önce yayınladığım “TARİKATLAR VE DEMOKRASİ” başlıklı yazı dizisinde geçmişti. 10 Eylül 08 tarihli yazımda 22 Temmuz 07 seçimlerinde hangi tarikatın hangi siyasetçiyi desteklediğini yazmıştık… O yazımdaki paragrafı tekrarlamak isterim…

“ Gülen Cemaati : AKP listelerinde 30’dan fazla milletvekili adayları var. AKP’den sadece Cemil Çiçek’e destek yok… Sivas’ta BBP’li Muhsin Yazıcıoğlu ’na destek var. Milli Görüş’e destek yok…”

Gelecek haftalarda da tartışılacak olan bu gündem maddesi ile ilgili haberleri izlerken “takkeli herkül” Fetullah Gülen – Muhsin Yazıcıoğlu – Ergenekon ilişkisi aklınızda kalsın…

Geçen haftanın ve hafta sonunun çok yoğun gündemi içinde bir olay daha var ki değinmeden geçemeyeceğim… Cumartesi günü Beşiktaş taraftarlarının futbol takımına destek için meşaleli yürüyüşüne İstanbul polisinin “orantısız güç kullanarak” müdahalesi, tekme-tokat yetmeyince su sıkması ve biber gazı atması ile ortaya çıkan görüntüler benim aklıma aynı polisin geçen yıl ki 1 Mayıs gösterilerindeki orantısız güç kullanmasını anımsattı… Bu yıl ki 1 Mayıs yaklaşıyor ya İstanbul polisi Beşiktaş seyircisi üzerinde hazırlık çalışması yapmış anlaşılan… Pazar günü ise aynı polis teşkilatının 164.yılı nedeniyle içlerinde İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü’nün de bulunduğu Polis-Halk yürüyüşü Şişli’den Taksim’e yapılıyor… İstanbul’un Taksim Meydanı 5 Nisan’da da 1 Mayıs’ta da polise açık ama bu ülkenin işçilerine, emekçilerine yasak…

Bu haftalık ta bu kadar… Siyasetin, ekonominin gündemi çok yüklü. Bu gündemi izlemek sıkıcı ama bir başka gündem daha var… İzlemesi çok keyifli. Doğanın bahar gündemi… Çiçekler, kuşlar, yağmur, güneş… Baharda yaşamak ve doğayı izlemek öyle keyifli ki…


İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ - 8 NİSAN 09

30 Mart 2009 Pazartesi

SEÇİM BİTTİ…İSMAİL HALÂ KARLAR ALTINDA…

SEÇİM BİTTİ…
İSMAİL HALÂ KARLAR ALTINDA…


Geçen haftaki “ SEÇİM ve GEÇİM “ başlıklı yazımı seçimden bir hafta önce Pazartesi günü yazmıştım ve seçim sonuçları ile ilgili olarak şu tahminde bulunmuştum.

“Peki ne olacak Pazar günü ? Kim, ne kazanacak, hangi belediye kimin olacak ? Anketler bir aşağı bir yukarı sonuçları veriyor zaten… Meydan meydan dolaşan, senin benim paramla Tunceli’de buzdolabı,çamaşır makinesi gibi beyaz eşyayı seçim rüşveti olarak dağıttıran Başbakanının iktidar partisinin oyları 3-5 puan düşecek, Baykal’ın oyları adayları sayesinde 3-5 puan artacak… Sonuçta son anda olabilecek sürpriz gelişmeler olmazsa : Yolsuzluk bataklığında boğulmaya devam eden İstanbul ve Ankara’yı iktidar partisi adayları, İzmir’i ise Baykal’ın zoraki olarak aday gösterdiği şimdiki başkan kazanacak… Başbakanın iki yıl önceden hedef gösterdiği İzmir, Diyarbakır ve Çankaya eski sahiplerinde kalacak… Diğer yerler teferruat zaten…"

Bir hafta sonra bu Pazartesi sabahı bu yazıyı yazarken seçim sonuçlarına televizyonlardan ve ulusal gazetelerden bakıyorum. Sandık sonuçları bir hafta önce öngördüğüm tablodan farklı değil…

Geçen haftaki yazımın sonunda İznik seçimlerine kısaca değinmiştim. İznik seçimlerinin sonucuna da bu yazımın sonunda yine kısaca değineceğim…

Yine geçen haftaki yazımın ilk cümlesi şöyleydi : “Oh bee… Nihayet bu hafta sonu seçim kampanyası işkencesi bitiyor… “ Yaşamın olağan akışı içinde böyle olması gerekiyordu… Ama yaşamın içinde bazen olağanüstü olaylar da var. Geçen hafta yaşadığımız trajik bir helikopter kazası nedeniyle seçim kampanyaları Çarşamba günü bitti… Mart ayında seçim kampanyalarının seviyesizliği üzerine seçim ve siyaset yazıları yerine ulusal ve uluslararası sorunlarımız konusunda yazılar yazmaya başlamıştım. Planladığım yazı konuları içinde insan ve doğa kaynaklı kazalar ile doğal felaketlerdeki arama-kurtarma çalışmaları da vardı.

Arama-Kurtarma nedir ? Doğal afet ya da kazalar ; İnsan kaynaklı ve doğal kaynaklı olabilir ama ne zaman, nerede meydana geleceği, ne kadar insana zarar vereceği önceden bilinemez ve de engellenemez. İşte önceden öngörülemeyen ve önlenemeyen kaza ve afetlerden dolayı yaralı ya da ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan ve bu durumdan kendi olanaklarıyla kurtulamayan insanları kurtarılması etkinliğine Arama-Kurtarma denir… Arama-Kurtarma konusunu gündeme getiren kazalar ve doğal afetler dünyanın her yerinde meydana geldiğinden evrensel bir sorundur. Bu evrensel sorunun tüm dünyada kabul edilmiş evrensel değerleri de vardır. Bu değerler kısaca şunlardır : Kurtarma gönüllü bir etkinliktir. Kişisel çıkar sağlanamaz. Maddi kazanç sağlanamaz. Bir operasyonda en öncelikli konu kazazedenin kurtarılmasıdır. Kurtarma uzman kişilerce gerçekleştirilmelidir. Kurtarma bir ekip çalışmasıdır.

Gönüllülük esasına dayalı bir ekip çalışması olan Arama – Kurtarma çalışmalarının önemli noktalarından biri de bu etkinliğin örgütlenmesi ve planlanmasıdır. Bu etkinliğin örgütlenmesi ve planlamasının iki düzeyi vardır. Ulusal düzeyde örgütlenme ve planlama. Yerel düzeyde örgütlenme ve planlama. Bu etkinliğin örgütlenme ve planlamasında en önemli unsurların başında ise bu etkinlik içinde yer alacak sivil, resmi görevli kişilerin eğitimlerinin yapılması, donanımlarının tamamlanması ve pratiklerinin geliştirilmesidir.

Arama-Kurtarmanın bu temel değerlerinin ışığında son aylarda ulusal düzeyde yaşadığımız birkaç olayı anımsayalım ve de son trajik helikopter kazasına da kısaca değinelim.

Bu olaylardan ilki Uludağ’da daracık bir alanda bir gencin Arama-Kurtarma organizasyonundaki eksiklikler ve yanlışlıklar nedeniyle kurtarılamayarak donarak ölmesi olayıdır. Bu olayda GSM şirketlerinin paradan başka hiçbir şeye önem vermemesinin ve de resmi kurumların eşgüdüm sağlayamaması önemli etkendir…

Biz de öncelikle devletin resmi kurumlarında bürokrasinin hantal yapılanması ve siyasi kadrolaşma sonucunu en son Hollanda’daki uçak kazasında gördük… Kazadan haberi olmayan, aralarında hiçbir eşgüdüm bulunmayan “hamdolsuncu” siyasi kadroların Bakanın ve Genel Müdürün acele ile yaptıkları “ uçak düştü ama ölen yok.” açıklaması unutulabilir mi ?

Geçen Çarşamba günü BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını taşıyan ve K.Maraş’ın Göksun ilçesindeki Döngel Köyü yakınlarında Keş Dağı’na düşen helikopter kazası sonrası yaşananlar ise Arama-Kurtarma adına unutulmayacak, utanç verici ve ders çıkarılması gereken bir örnektir…

Düşen helikopterden yaralı olarak çıkan ve 112 Acil Yardım numarasını telefonla arayan gazeteci İsmail Güneş’in bu servis yetkilisi ile yaptığı telefon görüşmesinin ses kayıtları televizyonları yayınlandı… Bu servis yetkilisinin eğitimsizliği sonucu kaza anında gazeteci İsmail Güneş’le yaptığı konuşma insanı çıldırtacak boyutta idi… Sonra medyanın haber yarışı ve haber kirliliği yaşanmaya başladı. Medya muhabirlerinin bölge valilerine dayanarak yaptığı açıklamalara göre yaralılara ulaşılmıştı ve hastanelere naklediliyordu… Oysa yapılan açıklamaya göre devlet birimleri bir kriz masası kurmuştu. Bürokratlardan oluşan kriz masasına bağlı olarak 12 helikopter, 1 uçak ve 3 bin asker ve sivil görevli yaralılara ulaşmak ve onları kurtarmak bir yana henüz kaza mahallini bile saptayamamıştı… Saatler geçiyordu… 6 saat, 12 saat, 24 saat, 36 saat, 48 saat… Artık hiçbir umut kalmamıştı.

Devletin kriz masasına bağlı olmayan duyarlı köylüler dağa çıkıyor ve 47 saat sonra dağın açıklık bir bölgesine düşen helikopteri ve kazada ölenlerden 5 kişiye ulaşıyordu… Kazada ölen 5 kişinin cenazesi Cuma günü kaza mahallinden indirildi ve bugün toprağa verilecek… Kazadan yaralı kurtulan gazeteci İsmail Güneş ise hala kaza mahallinde. Kriz masasına bağlı yüzlerce görevli aramaya devam ediyor… İnanılmaz ama gerçek… Bugün Pazartesi saat 10.00… İsmail halâ karlar altında…(*)

* Bu yazıyı yazdıktan sonra saat 14.00 te İsmail’e nihayet ulaşıldığı haberleri geliyor…

Bu Arama-Kurtarma konusunun ulusal ve yerel örgütlenmesi, depreme hazırlık bağlamında yine döneceğiz.

Yazımın son bölümünde İznik seçimleri… Geçen haftaki yazımda Kadri Eryılmaz hariç tüm adaylara başarılar dilemiştim. Ama İznik’te seçimleri Kadri Eryılmaz kazandı… Hem geçen haftaki yazılarımda hem de önceki yazılarımda Kadri Eryılmaz’ın çalışmalarının İznik yararına olmadığını açıklamıştım. Benim bu düşüncelerimde değişen bir şey yok. İznik’te seçimi Kadri Eryılmaz kazandı ama İznik bir beş yıl daha kaybetti… Yazık oldu İznik’e… Yerel seçimlerde partiler değil adaylar önemlidir. Geçen haftaki yazımda ve önceki yazılarımda ben sadece Kadri Eryılmaz’a neden karşı olduğumu açıkladım. Şimdi diyorum ki İznik’te MHP Kadri Eryılmaz’ı transfer edeceğine keşke kendi içinden bir adayla seçimlere katılıp ta kazansaydı. Örneğin bir Kamil Özbek, o makama Kadri Eryılmaz’dan daha fazla yakışırdı… Kadri Eryılmaz yerine Kamil Özbek seçimleri kazanmış olsaydı İznik’e kadar gelir ve kendisini kucaklayarak kutlardım. Seçilmesini dilemediğim Kadri Eryılmaz’ı niye kutlayayım ? Artık iktidar nimetleri de yok… Çalışkan Kaymakam Hüseyin AVCI’ da yok… Du bakali n’olcek ?! Golfçü Başkan İznik’te n’etçek ?


İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 01 NİSAN 09

23 Mart 2009 Pazartesi

SEÇİM ve GEÇİM

SEÇİM ve GEÇİM

Oh bee… Nihayet bu hafta sonu seçim kampanyası işkencesi bitiyor… Bu sütunlarda Şubat ayında yazdığım yazılarda 09 yerel seçimlerinde siyasi partilerimizin açılımlarını değerlendirmiştim. 25 Şubat tarihinde yazdığım “ SİYASET BATAKLIĞI “ ve 04 Mart tarihinde yazdığım “ SORU SORMAK “ başlıklı yazılarımda ise bu yerel seçimde kentlerin, beldelerin sorunlarının konuşulmadığı, tartışılmadığı sadece üç parti liderinin meydanlardaki seviyesiz atışmalarından sıkıldığımı ifade etmiştim…

Bu yazıyı yazdığım 23 Mart Pazartesi sabahı televizyonlarda ve ulusal gazetelerde dün İstanbul’da yapılan 5 mitingin detayları var. Meydanların büyüklüğü, metrekareye düşen insan sayısı hesapları, kim daha kalabalık topladı, kimin mitingi daha coşkuluydu, hangi lider diğerine ne dedi, bu mitinglere katılan parti (tarikat) ve lider (şeyh) müritleri neler dedi ? Dün televizyonlardan ara sıra zorunlu olarak bir kısmını izlemiştim… Tekrar izlemek gerçekten tam bir işkence. O meydanlardaki parti bayraklarının yarattığı görüntü kirliliği, yüksek volumle yapılan ve kulakları sağır eden müzik işkencesi ve ses kirliliği… Aman Allahım dayanılır gibi değil… Bu nedenle ben bu kalabalıkları da, liderleri de, kampanyaları da anlamıyorum. Kimse bana bunun demokrasinin gereği olduğunu filan anlatmaya kalkmasın…

İşin aslına bakarsanız benim bu mitinglerden fazla şikayet etme hakkım yok... Çünkü benim yaşadığım köyde bir tek parti bayrağı bile asılı değil. Bir tek yüksek sesle müzik çalan parti aracı da yok. Ben televizyonlardaki görüntülerden ve seslerden sıkıldığımı anlatmaya çalışıyorum. Sonuç olarak üç gün sonra Pazar günü bu işkence bitecek…

Bu sabah televizyonlarda ( gazetelerde olmayan ) iki görüntü dikkatimi çekti… Birincisi Sakarya’da çöp kutularından kullanım süresi geçtiği için çöpe atılmış gıda maddelerini toplayıp evine götüren kadının görüntüsü… Kapitalizmin küresel krizinin “ hamdolsun teğet geçtiği “ ülkemizden yürek burkan, düşündüren bir insan manzarası… Diğeri de anneleri, babaları işsiz kalmış lise öğrencilerinin İstanbul’daki eyleminden görüntüler… Kimisi harçlıklarının düştüğünden, azlığından söz ediyordu, kimisi de kriz nedeniyle okulu bıraktığından…

Peki ne olacak Pazar günü ? Kim, ne kazanacak, hangi belediye kimin olacak ? Anketler bir aşağı bir yukarı sonuçları veriyor zaten… Meydan meydan dolaşan, senin benim paramla Tunceli’de buzdolabı,çamaşır makinesi gibi beyaz eşyayı seçim rüşveti olarak dağıttıran Başbakanının iktidar partisinin oyları 3-5 puan düşecek, Baykal’ın oyları adayları sayesinde 3-5 puan artacak… Sonuçta son anda olabilecek sürpriz gelişmeler olmazsa : Yolsuzluk bataklığında boğulmaya devam eden İstanbul ve Ankara’yı iktidar partisi adayları, İzmir’i ise Baykal’ın zoraki olarak aday gösterdiği şimdiki başkan kazanacak… Başbakanın iki yıl önceden hedef gösterdiği İzmir, Diyarbakır ve Çankaya eski sahiplerinde kalacak… Diğer yerler teferruat zaten…

Bu arada İznik için bir paragraf açmalıyım. İznik’te olsaydım oyumu kime verirdim ? Bir kere geçen hafta bu gazetede yayınlanan karikatüründen dolayı dostum Hüseyin ACAROL’u kutluyorum. Ben de onun gibi düşünüyorum. İznik’in ortasına, tarihine, talihine bir hançer gibi saplanan o kazığı oradan kim kaldıracaksa o adaya verirdim… Bir de İznik’te Kent Müzesi açmayı kafasına koyan, programına yazan adaya oy verirdim. İznik’ten bir kutlama da İznik siyasetinin duayeni Erdoğan SAVAŞ’ a. Başka partiden aday olmak, küsmek ona yakışmazdı. Kendisine yakışanı yapıp Dündar KOYUTÜRK’ün yanında yer aldığ için kendisini kutluyorum.

İznik’te 5 yıldır hiçbir iş yapmayan, İznik sokaklarını plastik çiçeklerle donatacak kadar zevksiz, güzelim sahil bandımızı güzelleştirmek yerine doğal yapısını tahrip eden, üstüne üstlük kime ne getireceği belli olmayan golf sahası adına sahilimizi birilerine peşkeş çeken, İznik’e Kent Müzesi yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, İznik’in kalbine o kazığı çakan, partisince aday gösterilmeyince kapı kapı dolaşan ve sonunda MHP’ye kapılanan Kadri ERYILMAZ hariç tüm adaylara başarılar diliyorum…

Evet bir seçim daha Pazar günü bitecek… Kazanan sevinecek, kaybeden üzülecek, küsecek ama her şey Pazartesi sabah unutulacak… Çünkü Pazartesi sabahı geçim derdi kapımızı çalacak… Seçim bitti sıra geçimde. Geçimin içinde ise işsizlik, açlık, yoksulluk var. Bu ülkede seçim sıkıntısı biter ama geçim sıkıntısı bitmez…

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 25 MART 09

16 Mart 2009 Pazartesi

“ SU HAYATTIR SATILAMAZ ! “




“ SU HAYATTIR SATILAMAZ ! “

Yerel seçimlerin liderlerin seviyesiz söylemleriyle anlamsızlaşması karşısında seçim ve siyaset yazmak yerine dünyanın evrensel sorunlarına ilişkin görüşlerimi açıklamaya geçen hafta başlamıştım. Bu bağlamda geçen haftaki yazımın başlığı “ KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİMİ “ idi. Bu evrensel sorunla bağlantılı olarak geçen hafta Türkiye’de bir olay yaşadık… Bu hafta da yine evrensel bir başka sorun Türkiye’nin gündeminde. Önce geçen haftaki olaya kısaca değinelim ve bu haftanın olayına geçelim.

Evrim tartışması ve TÜBİTAK’ın Darwin sansürü geçen haftanın en önemli olayıydı…

TÜBİTAK’ın bu gerici sansürü ile ilgili yapılan bir açıklamayı sizlerle paylaşmak istiyorum…

“ Biyolojide ve bütün bilimlerde devrim yapan Charles Darwin’in doğumunun 200. Türlerin Kökeni’nin ilk basımının 150. yılı nedeniyle Unesco tüm dünyada 2009′u Darwin yılı ilan etti.

Bilimle az ya da çok ilgili her basın organı, her dergi tüm dünyada bu anma etkinliğini kapağa taşımakta gecikmedi. Türkiye’de 42 yıldır Tübitak tarafından yayınlanan bilimsel ve teknolojide yaşanan gelişmeleri Türk okuyucusuna taşıyan Bilim ve Teknik Dergisi de Mart/09 sayısını Darwin’e ayırdı.

Dergi ekibi için son derece normal bir bilimsel refleksti yaptıkları. Tüm dünyada ilan edilen Darwin yılını kapağa taşımaktan daha doğal bir şey olabilir miydi ?

Ama Tübitak’ın yeni yönetimi Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası garabetini okullara dağıtmakta sakınca görmeyen bir zihniyetin uzantısıydı ve derginin genel yayın yönetimi Çiğdem Atakuman’ın bilimsel refleksi başına iş açmakta gecikmedi. Tübitak Başkan Yardımcısı Ömer Cebeci derginin hazırlanan taslağını veto etti. Darwin ve Evrim Teorisine ayrılan 15 sayfa ile birlikte hazırlanan kapak, derginin genel yayın yönetmeni Çiğdem Atakuman’la birlikte dergiden atıldı.

Yerine konan kapak Küresel İklim Değişikliği oldu.

Bu anlayışın hayatın her anında bizi kuşatmasına karşı çıkmak her aydının, her demokratın öncelikli görevidir.

Tüm duyarlı insanları bu uygulamayı protesto etmeye çağırıyoruz. Çiğdem Atakuman’lar sahipsiz değildir.

Bilim ve Teknik dergimizden çekin elinizi…”


Bu kısa açıklama her şeyi özetliyor sanırım. Daha fazla söze gerek yok…

Bu haftanın olayı ise bu yazıyı yazdığım tarih olan 16 Mart günü İstanbul’da başlayan ve 22 Mart’a kadar sürecek olan 5.Dünya Su Forumu…

“ Farklılıkların Su İçin Birleştirilmesi” ana teması ile toplanan foruma yurt dışından ve yurt içinden binlerce kişinin katılacağı belirtiliyor. Foruma katılanlar uluslararası şirketler, bazı devlet ve siyaset adamları var ama halktan ve sivil toplum kuruluşlarından kimse yok… Kısacası ekonomi için Davos’ta bir araya gelen kapitalizmin temsilcileri su için İstanbul’da bir araya geliyor… Forum’un programını inceledim.. Bu forumun gündeminde çok cafcaflı sözlerle aktarılan alt gündem maddeleri var. Ancak su kaynaklarının korunması, su gereksinimi olan insanlara ve diğer canlılara suyun nasıl verileceği gibi insani konular yok. Forumun amacı dünyadaki mevcut suları belli ulusların ve şirketlerin malı gibi görüp suyun ticarileştirilmesi, suyun ticari mal olarak satışından elde edilecek kârların nasıl paylaşılacağının pazarlığını yaparak kararını vermek…

Dünya Su Forumu’nun bu gerçek yüzünü gören, bu forumun su üzerindeki kirli rant paylaşımına karşı çıkanlar ise dün yani 15 Mart Pazar günü Kadıköy Meydanında Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu öncülüğünde “ Su Hayattır Satılamaz ! “ pankart ve sloganları ile yürüdüler. Ulusal medyada pek yer bulmayan bu yürüyüşün haberini biz yayınlayalım…

“15.00’de başlayan yürüyüş kolunun en önünde “Su yaşamdır, yaşamlarımız satılık değildir” pankartıyla Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu yer aldı.

Ardından sırasıyla, Bursa Su Platformu, Marmara Çevre Platformu, Temiz Enerji Platformu, Türkiye Çevre Platformu eylemdeki yerini aldı. Ege Çevre ve Kültür Platformu “Su haktır sattırmayız, su yaşamdır kirlettirmeyiz” pankartıyla, ALLIANOI Girişim Grubu, “Tarih cinayeti: ALLIANOI çamurla boğuluyor, faili meçhul değil, yaşatacağız” pankartıyla eylemdeki yerini aldı. Fındıklı Dereleri Korumu Platformu, “Geleceğimizi sattırmayacağız”, “Bu ülke, bu halk, bu doğa, bu dereler satılık değil” pankartlarıyla eleme katılırken, Derelerin Kardeşliği Platformu “Abu dereler özgür akacak” pankartıyla eyleme katıldı.

Çevre örgütlerinin ardından DİSK’e Bağlı Birleşik Metal-İş, KESK İstanbul Şubeler Platformu, KESK Ankara Şubeler Platformu ve Enerji ve Sanayi Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM) eyleme katıldı.

Onları İstanbul Tabip Odası, İstanbul Veteriner Hekimler Odası, TMMOB ve “Çoruh, Dereler, Munzur, Çeşmeler özgür akacak” pankartıyla Emo-Genç izledi.
Odaların arkasından, üyeleri işçi değil gerekçesiyle kapatılan Çiftçi-Sen “Tarım Şirketlere terk edilemez üretmek istiyoruz” ve “Çiftçilerin örgütlenme hakkı engellenemez” pankartlarıyla alandaki yerini aldı. Ardından “Genetiği değiştirilmiş organizmalara hayır” pankartıyla GDO'ya Hayır Platformu yer aldı.

Ekoloji Kolektifi ise “Ya Ekososyalizm Ya barbarlık” pankartıyla eyleme katıldı. Ardından Tüketicileri Koruma Derneği ve İstanbul Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası eylemdeki yerlerini aldı.

Halk Cephesi “Haklıyız kazanacağız, Su halkındır sattırmayız” pankartını taşırken hayatın her alanında hak mücadeleleri veren Halkevleri “Su hayattır sattırmayız” pankartıyla eyleme katıldı.Öğrenci Kolektifleri ise “Suyunu satanın Suyunu Sık” pankartıyla eyleme katıldı. Öğrenci Kolektiflerin arkasından Kaldıraç ve İşçi Cephesi eyleme katıldı.

EMEP “Su yaşamdır yaşam satılık değildir” pankartıyla, ESP “Suyun özelleştirilmesine hayır” pankartıyla, ÖDP “Su haktır satılamaz” pankartıyla eylemdeki yerlerini aldı. BDSP ise “Bir bardak su için bile sosyalizm” pankartıyla eyleme katıldı. TKP “Dünya su formunu durdurun” pankartıyla eyleme katıldı. “


Su, yaşam, insan, doğa üzerine söylenecek o kadar çok söz var ki… İnsan ve doğadaki tüm canlılar için yaşamsal öneme sahip suyumuzu kapitalist patronlara bırakmayalım. Her gün giderek kuruyan derelerimize, göllerimize ve su kaynaklarımıza sahip çıkalım. Sularımız mal değildir. Kullanım hakkı şirketlere devredilemez. Su doğanın hakkıdır. Su, yaşamakiçin ona ihtiyaç duyan tüm canlı ve cansız sisteme aittir… Bu düşüncelerin özeti yazımın başlığını oluşturan slogandadır. Unutmayın… “ SU HAYATTIR SATILAMAZ ! “İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 18 MART 09

8 Mart 2009 Pazar

KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİMİ

KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİMİ

Geçen hafta “SORU SORMAK…“ başlıklı yazımı “Önümüzdeki haftalarda dünyanın ve ülkemizin “evrensel” ve “ulusal” sorunları üzerine soru sormaya, düşünmeye devam edeceğiz. “ diye bitirmiştim.

21. Yüzyılın başında dünya krizlerle boğuşuyor. Küresel ekonomik kriz, enerji krizi, küresel ısınma ve iklim değişikliği… Bu krizlerin birbirleriyle bağlantıları var. Ayrıca bu krizlerin bir başka yönü ise dünyayı kasıp kavuran savaşlar, işgaller, terör eylemleri olarak da karşımıza çıkıyor. İşte bunlar dünyanın evrensel sorunlarını oluşturuyor. Bu dünyada yaşayan herkesin olağan koşullarda bu evrensel sorunlara ilgi duyması, bu konularda yapılanlar hakkında bilgi sahibi olması, çözüm için soru sorması, düşünmesi, araştırması, tepki göstermesi gerekir ama gerçekte hiç de böyle olmuyor…

Açlıkla boğuşan ülkelerin insanları da, ekonomik kriz nedeniyle işsiz kalan kapitalist ülke yurttaşları da dünyanın bu can alıcı sorunlarına ne yazık ki bir futbolcunun transferine, bir sinema yıldızının eşinden ayrılmasına duyduğu ilginin binde biri kadar bile ilgi duymuyor… Bu ilgisiziliğin nedeni nedir diye sormak gerekiyor… Dünya insanlarının dünyanın evrensel sorunlarına ilgisizliğinin nedeni bu konulardaki bilgi eksikliğidir. Dünya yurttaşlarının bu konulardaki bilgi eksikliğinin sorumlusu ise dünya kitlesel iletişim araçlarını, haber kaynaklarını, ajansları, televizyonları, yazılı medyayı elinde tutan uluslararası kapitalist şirketlerdir… Dünyanın bu evrensel sorunu ile ilgili bilgiler ve çalışmalar akademik çevreler ve bu konulara ilgi duyan çevreci hareketlerle sınırlı maalesef.

Küresel ısınma nedir ? Sera gazları, sera etkisi nedir ? İklim değişikliği nedir ? Küresel ısınma ve sera gazlarının iklim değişikliği üzerindeki etkileri nedir ? Küresel ısınma ve iklim değişikliği dünyayı ve insanları nasıl etkliyor ? Bu konularda bilim adamları ne yapıyor ? Ya devletler ve siyasi liderler ne yapıyor, ya da yapmıyor ? Dünyayı nasıl bir gelecek bekliyor ? Küresel ısınma ve iklim değişikliğinde Türkiye ne kadar ve nasıl etkilenecek ? Bu konularda bireysel olarak neler yapabiliriz ? Buna benzer yüzlerce soru sormak mümkün… Ancak bütün bu soruların yanıtlarını bu sütunlarda vermek ise takdir edersiniz ki mümkün değil. Bu konularda çok kısa özetler vererek gündelik yaşamın sorunlarından evrensel sorunlara dikkat çekmek istiyorum.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda çalışma yapan bilim insanlarının saptamaları ve ön görüleri kısaca şöyle… Bir web sayfasından özet alıntılar…


“ Küresel ısınma nedir ?

İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etkendirler. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30oC daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan sera gazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğumasında en önemli etken olarak gösteriliyor.

Dünya sıcaklığı değişiyor

Küresel ısınmanın etkisi, hava sıcaklıklarının dünyanın her yerinde artması biçiminde olmayacak. Sıcaklığın artış oranı, orta enlemlerde ve ekvatorda, kutuplardakinden daha farklı olacak. Örneğin ekvatorda, bu artışın, dünya ortalamasının çok altında olacağı tahmin ediliyor. Aslında bu ısınma, dünya iklim sisteminde köklü değişimlere ve aşırılıklara yol açacak. Öyle ki, dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, seller ve taşkınlar gibi hava olaylarının şiddeti ve sıklığı artarken, bazı bölgelerde de uzun süreli, şiddetli kuraklıklar ve çölleşme olayları etkili olabilecek. Bunun yanında, sıcaklık artışının kışları, yazlara göre birkaç derece fazla olması bekleniyor. Benzer bir durum, geceyle gündüz arasında da görülecek. Gece sıcaklarındaki artış, gündüz sıcaklıklarındaki artıştan fazla olacak. Bu durumda karalar, geceleri eskisi kadar soğumaya fırsat bulamayacak. Yazla kış, geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkının azalması, bütün dünyadaki rüzgâr çeşitlerini etkileyecek; fırtınaların yoğunluğu, gücü ve rotaları değişecek.
Yağış dönemleri, miktar ve türlerinin değişmesiyle artan sıcaklık, daha çok buharlaşmaya ve buna bağlı olarak da daha çok bulut oluşmasına yol açacak. Kısaca söylemek gerekirse, dünyanın iklimi daha sıcak, daha nemli ve bol yağışlı olacak.

Yeni yağış düzeni

Küresel ısınmanın önemli etkilerinden olan iklim kuşaklarının kayması sonucu, yağmur kuşağı kuzeye doğru genişleyecek. Ancak bu genişleme sonunda yağışlar her bölgede artmayıp, belli bölgelerde yoğunlaşacak. Güney Avrupa'daki yaz yağmurları azalırken, Amerika, Avrupa ve Asya'nın 55 Kuzey enleminin yukarılarında kar yağışı artacak. Daha güneyde kar yağışı azalırken, yağmurlarda bir artış olacak; karın toprakta kalma süresi azalacak. Şiddetli yağmurlar daha sık yağacak ve daha çok su bırakacak.Sağanak yağışların artışı, yüzey nemliliğini ve bitki örtüsünü etkileyecek. Bunun sonucunda suyun toprakta süzülmesi azalacak, seller artacak. Yeni yağış düzeni, ekilebilecek alanların kuzeye doğru genişlemesine yol açacak. Dağlardaki buzullar ve kar örtüsünün azalmasından dolayı, hidrolojik sistemler ve toprak yapısı çok etkilenecek.

İnsan da tehlikede

Küresel ısınma, kalp, solunum yolu, bulaşıcı, alerjik ve diğer bazı hastalıklara sebep olacak. Sürekli sıcak hava, seller, fırtınalar gibi hava olayları, psikolojik rahatsızlıklar, hastalıklara ve ölümlere yol açacak. Yeni alanlara yayılan böcekler ve diğer hastalık taşıyıcılar, bulaşıcı hastalıkların çoğalmasına neden olacak. Hava sıcaklığının artması ve su kaynaklarındaki azalma, kolera tipi hastalıkları yaygınlaştıracak. Üretimdeki bölgesel azalmalar sonucu, açlık ve kötü beslenmede artışlar görülecek. Böcek yumurtalarının ölmesini sağlayan gece ve kış soğuklarının hafiflemesi, önemli bir sorun olacak. Kimi bölgelerde şiddetli kuraklık dönemlerinin ardından gelecek aşırı yağışlar, virüs mutasyonlarının artmasına, buna bağlı olarak da sıtma gibi hastalıkların yayılmasına neden olacak. Öte yandan tarım bitkilerinde görülen hastalıklarda da sıcaklıkla birlikte artış gözlenecek.

Buzulların erimesi ve sıcaklık artışı, okyanuslardaki suları genleştirip, denizlerin seviyesini yükseltecek. Deniz seviyesinin yükselmesi, kıyılardaki toprak kaybının yanı sıra, kıyılara yakın temiz su kaynaklarının denizle birleşmesine neden olacak. Artan buharlaşma yüzünden göl ve ırmaklarda meydana gelecek su kaybı, 21. yüzyılın en önemli meselelerinden biri olacak. Tatlı su kaynaklarının kalitesinde, tuzlu su karışımı nedeniyle azalma olacak.

Tarım, turizm ve diğer ekonomik aktiviteler bu durumdan olumsuz etkilenecek; gelişmekte olan birçok ülkede yerli halkın beslenme ve yakıt kaynakları yok olacak. Yüksek deniz seviyesi, yüksek gel-git, kuvvetli dalga ve tsunami gibi riskli doğa olaylarına sebep olacak. Deniz seviyesindeki yükselmesiyle düz alanlar seller altında kalarak, kıyılardaki üretim alanları zarar görecek. Bunun sonucu milyonlarca insan kıyı alanları ve küçük adalardan göç edecek. Kurak bölgelerdeki çiftçiler daha çok sulama yapıp, daha fazla tarım ilâcı kullanacaklarından, bu bölgelerde tarımsal etkinliklerin maliyeti artacak. Gelişmekte olan ülkelerin kurak ve yarı kurak alanları, bazı kıyı alanları, deltalar ve küçük ada gibi bölgeleri tehlike altında kalacak. Kırsal alanlarda doğal kaynakların verimliliğindeki gerileme sonucu, kırsal alandan kente göç hızlanacak “


(http://www.iklim.cevreorman.gov.tr/Gazi/kuresel_isinma.htm)

Son yıllarda Biyologlar Derneği tarafından her yıl başka bir üniversitede düzenlenen Ulusal Ekoloji ve Çevre Kongrelerine katılıyorum. Bu kongrelerde bu konuda çalışma yapan bilim insanlarının bildirilerini dinliyorum ve çok şey öğreniyorum. Bu konudaki yayınları izlemeye çalışıyorum.

Bu konulara merak duyacak okurlarıma Prof. Dr. Mikdat KADIOĞLU’nun iki kitabını tavsiye ediyorum… “ Bildiğiniz Havaların Sonu-Küresel İklim Değişimi ve Türkiye” “ 99 Sayfada Küresel İklim Değişimi”

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 11 MART 09

2 Mart 2009 Pazartesi

SORU SORMAK…

SORU SORMAK…

Bu sütunlarda Şubat ayı içinde üç hafta üst üste 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimler ve siyasi partilerin açılmaları, saçılmaları üstüne yazılar yazdık. Sizler televizyonlarda her akşam liderleri izliyorsunuz… Zaten bu yerel seçimleri liderler götürüyor. Liderlerin konuştukları da ortada… Bırakın dünya ve ülke sorunlarının tartışılmasını… Meydanlara gel… Sen televizyona gel… Ne üslup, ne seviye, ne hoş görü, ne uzlaşma… Sizi bilmem ama galiba sonu karakolda bitecek bu kayıkçı kavgası bana hiç zevk vermiyor… Bu nedenle Mart ayı içinde bu kısır siyaset gündemi konusunda yazı yazmayacağım.

Siyasetin bu kısır döngüsü dışında yaşam devam ediyor… Dünyamızı ve ülkemizi ilgilendiren evrensel ve ulusal sorunlarımız var. Ne yazık ki başta siyasilerimiz olmak üzere yurttaşlarımızın büyük bölümü bu yakıcı sorunların farkında değil. Ulusal medyada arada sırada tek sütunluk, üç beş satırlık haberler çıksa da onlarında gündemi bu evrensel sorunlar değil… Evrensel ve ulusal düzeydeki bu sorunların neler olduğuna önümüzdeki haftalarda değineceğiz. Bu sorunlara girmeden önce bu sorunları anlamanın temeli olan “soru sormak…” kavramını biraz açmak gerekiyor.

Bu sütunlarda 29 Ağustos 07’de “NELER OLUYOR ?” başlıklı yazıma “ Bizler genellikle soru sormayan, soru soranı sevmeyen bir toplumun bireyleriyiz.” diye başlamış ve “Toplumun çoğunluğu soru sormayınca, doğal olarak beyinleri de soru sormaya, yanıt almaya, sorulara alınan yanıtlar arasında bağlantı kurmaya da alışık olmadığından ortaya bazı sorunlar çıkıyor. Onun için biz toplum olarak aklımızla düşünerek değil, duygularımızla hareket ederiz.” diye devam etmişim… Yazının sonunda ise “ Ama arada anlamadığınız olaylar olursa beyninizi soru sormaya alıştırsanız iyi olur. Soru sormak her zaman iyidir. Düşünmeyi gerektirir. Soru soran insan düşünen insandır. Düşünen insan farklı olur. Benden hatırlatması…” demişim. Kendi yazımdan bu alıntıyı yapmamın nedeni “soru sormak” kavramı üzerinde daha önce de durduğumu anımsatmak içindi…

İnsan dediğimiz varlık varoluşundan beri yaşadığı çevreye uyum sağlamak için diğer canlılardan farklı olarak düşünme yetisine sahip olmasıyla sorunlarını çözmüştür. Tarihsel sürecin ilk yıllarında insanın çevresi tümüyle bilinmezliklerle doluydu. İşte o dönemdeki doğanın bu bilinmezlikleri ile insanın gereksinmeleri arasındaki yaşamsal mücadelede insanın en önemli silahı ve organı beyni olmuştur.

Bilinmezliği çözmek için beyni ile düşünmeye başlayan, soru soran, sorusuna yanıt arayan ilk insanın bu eylemi ile felsefe de başlamıştır. Bu nedenle bir soru sorma bilimi, bir düşünme bilimi olan felsefenin temeli soru sormaktır diyebiliriz. Sorduğu sorulara sınırlı deneyimleri ile yanıt bulabilen ilk insan evrenin ve doğanın sırlarını çözmeye çalışmıştır. Ancak sırrını çözemediği olayları tabu olarak görmüş ve tümüyle insani bir eylemle tabulardan korkmuştur. Giderek bu korku tapınmaya dönüşmüştür. Orta çağda ortaya çıkan dinler de bu korku temeli üzerinde insana düşünmeyi, soru sormayı yasaklamıştır.

Ancak doğanın ve insanın “evrim” ini yasaklarla durdurmak mümkün değildir. Bu evrimin sonucu ortaya çıkan “bilim” ve “sanat” insanın soru sorma yetisini özgürleştirmiştir.

Düşünen insanın felsefi eylemi olan soru sormak kavramı sayesinde bugün geldiğimiz noktada durum nedir ? İnsanın düşünmesini, soru sormasını yasaklayan dinler giderek daha karanlığa ve bilinmeze gömüldüğü gibi insan üzerinde daha baskıcı bir konuma gelmiştir. Buna karşılık insanın düşünmesini, soru sormasını teşvik eden bilim ve sanat ise özgür, soru soran, araştıran, düşünen insanlar sayesinde gelişmesini sürdürmektedir. Bu nedenle günümüzün en önemli sorunlarından birisi ortaya çıkmaktadır. Düşünen, soru soran, “özgür insan” mı ? Düşünmeyi, soru sormayı yasaklayan dinlerin kölesi “tutsak insan” mı ? Yani özgürlük mü, tutsaklık mı ? “ak” mı, “kara” mı ?

Bildiğiniz gibi çocuklar dünyayı, yaşadıkları çevreyi algılamaya başladıkları dönemlerde ne kadar çok soru sorarlar… Bazen anaları, babaları zor durumda bırakan, bunaltan sorular… Çocukların sorularına açıklıkla yanıt veren ailelelerin ve öğretmenlerin yetiştirdiği çocuklar büyüyünce de soru sormayı sürdüren kişilikleri gelişmiş özgür bireyler olarak topluma katılırlar. Çocukların sorularına yanıt vermeyen, onların soru sormasını yasaklayan, onları baskı ile uysal, pısırık, kişilik problemleri olan bireyler olarak toplumun içine salanların eserleri ise ortadadır. Onlara ya gazetelerin üçüncü sayfalarında ya da baskıcı, tutucu tarikatların şeyhlerine teslim olmuş müritleri arasında rastlarsınız…

Sonuç olarak yaşamın ve felsefenin temel olan soru sorma kavramı ilk çağlardan günümüze kadar insanın köleleşmesi ya da özgürleşmesi sorunudur. Özgürlüğünden ödün vermek istemeyenler düşünmeye ve soru sormaya devam etsinler lütfen… Müritler ise hayallerindeki cennet ve cehennemlerinde hallerinden memnun nasılsa… Bu dünyanın sorunlarından onlara ne…

Önümüzdeki haftalarda dünyanın ve ülkemizin “evrensel” ve “ulusal” sorunları üzerine soru sormaya, düşünmeye devam edeceğiz.

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ 04 MART 09