25 Ekim 2007 Perşembe

Biz korumazsak...Biz karşı çıkmazsak... Kazdağları yok olacaktır !




Geçen hafta “KAZDAĞLARI ALTINA KURBAN EDİLEMEZ !” başlıklı yazımda Kazdağları’ndan yükselen çığlığı sizlere duyurmaya çalıştım.Kazdağları için 10 yıl önce bu sütunlarda yazdığım yazımı da yayınladım.

Kazdağları’nın çığlığını ulaşabildiğim tüm dostlarıma ulaştırmaya çalıştım.Ulusal basında da Kazdağları ile ilgili çok güzel yazılar yazılıyor ve televizyon programları yapılıyor.Herhale okuyor ve izliyorsunuzdur...

Kazdağları ile ilgili yazacak o kadar çok şey var ki...Hepsini burada yayınlamak bu gazetenin,bu sütunun boyutlarını kat kat aşıyor.Yine de elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Olayı tam olarak anlayabilmek için Kazdağları bölgesinde yaşayan insanların ilgili makamlara (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,Bölge Valilikleri vd.) verdikleri imzalı dilekçelerinden bir paragrafı okuyalım.

“Bizler, Çanakkale ili, ilçe, belde ve köylerinde yaşayan kişileriz. 2004 yılında Dünya Çevre gününde çıkarılan 3213 sayılı maden yasasına göre ülkemizde sadece batı anadoluda 100.000 km ² lik bir alan olmak üzere toplam 155.000 km ² lik bir alanda yabancılara maden ruhsatı verilmiştir. Yine uluslar arası altın tekellerinin belirttiğine göre bu alan mücavir alanlarla birlikte 450.000 km ² ye çıkmaktadır. Yani ülke yüzölçümünün yaklaşık yarısı 99 yıllığına yabancı çok uluslu şirketlere kiraya verilmiştir. İlimizde de Cominco, Tüprag ve onların taşeron şirketleri tarafından maden arama faaliyetleri kapsamında başta Çan-Söğütalan/ Bardakçılar/Halilağa/Hacıbekirler, Bayramiç-Muratlar/Karıncalı/Zeytinli/Kuşçayırı, Çanakkale-Kirazlı, Ayvacık-Bahçedere köylerinde ve daha bir çok sahada sondaj faaliyetleri sürdürülmektedir. Genellikle tarımla geçimini sağlayan yöre halkının, bilgisi ve onayı dışında Ayvalık, Edremit Körfezi ile Balıkesir Kazdağları Milli Parkı alanında, Çanakkale Merkez Dardanos-İntepe’de, Bayramiç, Çan ve Ayvacık ilçelerinde, Kazdağları ve eteklerinde çok sayıda işletme ruhsatı verildiği bilinmektedir. Oksijen deposu, biyolojik çeşitlilik alanı, uluslar arası bilimsel projelerin uygulandığı gen kaynağı, Balıkesir-Erdek-Çanakkale-Edremit Körfezi-Ayvalık hattında yaşayan halkın içme, kullanma ve tarımsal sulama suyu kaynağı olan Kazdağları biz korumazsak, madencilik faaliyetlerine karşı çıkmazsak yok olacaktır.”

Kazdağlarında yaşayan insanlarımız sorunlarını resmi olarak böyle ortaya koyuyor.Arka arkaya yapılan toplantılarda sesler yükseliyor ve çığlık olup büyüyor...

Şimdi bir-iki cümlelik bir alıntı daha okuyalım...

"Bu kanunla Türkiye’de doğayı tabiatı korumak mümkün değil. Anasına kızan evden çıkıp taş ocağı ruhsatı alıp şehrin ormanın en güzel yerinde arama yapıyor. Bu kanunla yola devam edilirse arama yapan işletmeler mantar gibi biter. İş çığırından çıkmadan bu kanun değiştirilmeli."

Sizce bu doğru sözleri kim söylemiş olabilir ?

Bütün bu işleri başımıza açan uluslararası emperyalist şirketlere ülkemizin doğal çevresini yağmalamasına,yok edilmesine yol açan,alay eder gibi 2004 yılı Dünya Çevre Günü’nde çıkarılan Maden Yasası’nın altında imzası olan biri...

Şimdi gerçeği görmüş ve “iş çığırından çıkmadan bu kanun değiştirilmeli.” diyen kişi eski Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’den başkası değil...

Zaman zaman boşuna demiyoruz “ Burası Türkiye ! “

Burası Türkiye...Ve her ne kadar değiştirilmek için yoğun çaba harcansa da halen geçerli bir Anayasa’sı var.Ve bu Anayasa ne diyor ? Anımsayalım...

“Anayasa’nın 2. maddesine göre “T.C.Devleti, sosyal hukuk devleti”dir, 56.maddesine göre “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir”. 138. maddesine göre de; “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez”

Geçen hafta Çarşamba günü üyesi olmaktan gurur duyduğum Beşiktaşımız BJK İnönü Stadında son iki yılın Avrupa Şampiyonu ve finalisti İngilizlerin Liverpool takımını 2-1 yenerek hepimiz mutlu etti.Bu maç sırasında Beşiktaş’ın toplumsal olaylara duyarlı ÇARŞI Grubu’nun tribünlere astığı iki pankartın fotoğrafını sizinle paylaşmak istiyorum... ÇARŞI SİYANÜRE DE KARŞI !

Ya siz ?

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ - 31 EKİM 07

19 Ekim 2007 Cuma

KAZDAĞLARI ALTINA KURBAN EDİLEMEZ !

Bugünlerde Kazdağları’ndan bir çığlık yükseliyor.

Duyuyor musunuz ?

Bu bir öfke çığlığı…Bu bir destek çığlığı…Bu bir yardım çığlığı…Bu bir birlik çığlığı…Bu bir doğayı koruma çığlığı…Bu bir vatan toprağını savunma çığlığı…Bu zeytincilerin çığlığı…Bu bir insanlık çığlığı…Bu küresel emperyalizme karşı bir direniş çığlığı…

Eğer bu çığlığı duymuyorsanız,kulaklarınızda bir problem var demektir.Bu çığlığı yüreğinizde hissetmiyorsanız insanlığınızda sorun var demektir.Eğer bu çığlığı duymuyorsanız,siz küresel emperyalizmin doğa yağmacısı şirketlerinin ortağısınız demektir.

Siz bugün Kazdağları’ndan yükselen bu çığlığı duymazsanız yarın sizin çığlığınızı da duyacak kimse kalmaz…

Kazdağları’nın çığlığını duyun ! Bu çığlığı duyurun…”…ve artık yeter !” deyip bir çığlıkta siz atın ne olur…

DOĞUŞ olarak bu hafta bu çığlığı size duyurmaya çalışacağız.Bu kez Kazdağları Bergama köylüleri kadar yalnız ve çaresiz değil.Bölgenin tüm kişi ve kuruluşları ayakta.Birlikte hareket ediyorlar.Şimdiden ulusal basında bu çığlığı duyan bir çok yazar bu çığlığı duymayanlara duyurmak için yazılar yazdı.

Ben Hüseyin AY olarak bu çığlığı 10 yıl öncesinden duydum.

Bu gazetede 24 Aralık 97’de yazdığım yazımı burada tekrar yayınlıyorum.


“19 Kasım 1997 tarihinde yayınlanan Antalya Mektubu’nda Bergama Köylülerinin topraklarında siyanürlü altın aramak isteyen Eurogold şirketine karşı verdikleri mücadeleyi kutlamış ancak Eurogold Türkiye’den tümüyle gitmeden bayram yapmamalarını yazmıştım.Bu Antalya Mektubu’na başlarken önümde Hürriyet Gazetesinin iki haberi var.Sadece başlıklarını veriyorum :

Hürriyet 25 Kasım 1997 : EUROGOLD KAZ DAĞI’NDA

Bergama’da siyanür yöntemiyle altın madeni işletmek isteyince uluslararası çevre mücadelesi ile karşı karşıya kalan Eurogold,şimdi de Çanakkale’nin Kaz Dağları’nda altın aramaya başladı.

Hürriyet 27 Kasım 1997 : İDA,DİKEN ÜSTÜNDE

Bergama örneğinden hiçbir ders almamış görünen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın,Eurogold Firması’na Kaz Dağı eteklerinde altın arama izni vermesi,yöre halkını ayaklandırdı.

*
Benim Kaz Dağı’nı (mitolojideki adıyla İda Dağı) ne çok sevdiğimi bilen dostlarım bu iki haberin beni nasıl etkilediğini tahmin edebilirler.1990 lı yıllarda nerdeyse geleneksel hale getirdiğimiz Mayıs ayında Kaz Dağı yürüyüşlerimizde, bu dağı kuzeyden güneye,doğudan batıya geçişler yaptık.Her defasında en az iki gece kamp yaptığım,kamp ateşi etrafında dostlarımla söyleştiğim,her yürüyüşte birkaç kez yolumuzu kaybettiğimiz,yıldızlarının altında uyuduğum,kır çiçeklerinin yüzlerce fotoğrafını çektiğim,1775 metrelik Sarıkız zirvesinde huzur bulduğum,zirveye yakın buzullar içinden fışkıran sarı çiğdemlerine aşık olup şiirler yazdığım,havasıyla,suyu ile Kaz Dağı’nın benim yaşamımda ve anılarımda çok ayrı ve özel bir yeri vardır.Her yürüyüşümüzün ya başlangıç ya da bitiş noktası Bayramiç ilçesinin Evciler Kasabasıdır.Burada Ayazma olarak bilinen kamp yerinde 1996 yılının Kurban Bayramında başlangıç kampını yapmıştık.Ne güzel bir piknik ve kamp yeridir.İşte tam da bu noktadan siyanürle altın aramaya başlıyormuş Eurogold.

Anlaşılan 1998 Mayıs ayında Kaz Dağı’na, Evciler Ayazma’ya kamp yapmaya değil Eurogold’a karşı eylem yapmaya gideceğiz dostlarımla.

Hazır mısınız dostlar ?

Bu doğa düşmanı uluslararası Eurogold şirketine hangi siyasi,hangi bürokrat ne gibi çıkarlar karşılığında izin verir merak ediyorum.Bu şirkete Bergama deneyinden sonra Kaz Dağı’nda da siyanürle altın arama izni verenlerin,aklından,namusundan,insanlığından şüphe ediyorum.”


10 yıl önce bu satırları yazmışım…10 yılda neler değişti ? Şimdi Kazdağları’nda neler oluyor ? Bunları da gelecek hafta yazacağım.

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ - 24 EKİM 07

14 Ekim 2007 Pazar

BAYRAM GELMİŞ NEYİME-KAN DAMLAR YÜREĞİME…

Yazının başlığındaki sözcükler çoğunluğun anımsadığını sandığım bir halk türküsünün dizeleri.

Evet,bir bayram geldi geçti…Ama nasıl geçti ? Türkü sözlerinde olduğu gibi kan damlayan yüreklere bayram gelmiş,geçmiş kimin neyine.

Bir yanda siyasi terör,bir yanda trafik terörü…Siyasi terörde yaşamını yitirenler şehit,trafik teröründe yaşamını yitirenler Niyazi…

Bu yazıyı yazdığım Pazar akşam saatlerinde başta İstanbul olmak üzere büyük kentlere bayram dönüş çilesi devam ediyordu.Ve sadece üç günlük bayram trafiğinde yaşamını yitirenlerin sayısı 84 kişiydi…Bayramlarda trafiğe insan kurban etmek bizim ülkenin değişmeyen geleneği.Bozuk ve denetimsiz yollar,trafik kurallarına uymamayı kural edinmiş,aceleci,saygısız sürücülerle daha uzun yıllar değişmesi de mümkün değil.

Yazımızın asıl konusu siyasi terör.Bayram öncesi kalkan 15 şehit cenazesinin hüznü çöktü bayramın üstüne.Şehit askerlerin evlerinde ağıtlar yakıldı,törenlerde nutuklar ve sloganlar atıldı,yumruklar sıkıldı…Siyasiler kınama demeçleri yayınladılar.Medyada şehitlerin yaşam öyküleri yazıldı,çarpıcı manşetler atıldı,insanların kanayan yürekleri,gözyaşları bol bol malzeme yapıldı…

İlk gün konuyu gelecek ay Başkan Bush’la görüşeceğini açıklayan Başbakan bayramda tavır değiştirdi.Sınır ötesi operasyon için Meclis’e yeni bir tezkere getirmeye karar verdi.Sanatçılara vereceği kokteyli erteleyen Cumhurbaşkanı kızının görkemli düğününü ertelemeyi düşünmedi.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde,Ortadoğu’da ve Türkiye’de süren tüm kirli savaşların ve terörün kaynağı ABD emperyalizmidir.Bu gerçek apaçık ortadayken ABD emperyalizmine karşı çıkmayan,karşı çıkmak bir yana ABD emperyalizminin savaşlarına ve terör eylemlerine destek olanlar,bu terörden siyasi çıkar umanlar bu terör suçuna ortaktırlar.Bu suç ortaklarının başında Kuzey Irak’taki Kürt milliyetçileri ve PKK gelmektedir.

Kendi aralarında kavga eder görünseler de bizim Türk ve Kürt milliyetçisi siyasi partilerimiz de ABD emperyalizmine karşı kesin bir karşı duruş tavrı sergilemedikleri için içte verdikleri keskin mesajların ve sahte göz yaşlarının hiçbir önemi yoktur.

Bana göre savaşa ve teröre karşı yeni bir toplumsal muhalefet oluşturulmalıdır.Bu yeni toplumsal muhalefetin ortak paydası ise ABD emperyalizmine,savaşa ve teröre karşı duruş olmalıdır.

Terör eylemlerinde taraf olunmamalıdır.Masum insanların canına kast eden terörizmin milliyeti de dini de yoktur.Teröristin Kürdü,Türkü,Ermenisi,Rumu,Arabı,Amerikalısı,İngilizi,Fransızı,Almanı,İspanyolu olmadığı gibi teröristin müslümanı ,hıristiyanı,yahudisi de olmaz.Milliyetlerine ve dinlerine göre terör eylemlerinde taraf tutulursa,teröristler bu kriterlere göre değerlendirilip sadece bir kısmına karşı çıkılıp bir kısmına destek olunursa bu terörizme karşı çıkmak olmaz.Nerden ve kimden gelirse gelsin tüm terörist eylemlere karşı çıkılmalıdır.

Yoksa terörizmin kaynağı ve baş destekçisi ABD emperyalizminin yaptığı gibi Iraklı,Arap,Filistinli,Afgan teröristler kötü,Amerikalı,İsrailli ve Kürt teröristler iyidir derseniz,ya da tersini söylerseniz siz terörizmde taraf tutuyorsunuz demektir.

ABD emperyalizmine,onun savaşlarına ve terörist eylemlerine karşı çıkmayanlar, ulusal ve bölgesel düzeydeki terörist eylemlerde taraf tutanlar ne kadar milliyetçi,ne kadar solcu,ne kadar dinci olurlarsa olsunlar sonuçta ABD kaynaklı terörist anlayışın ve vahşetin değirmenine su taşımaktan başka bir şey yapamazlar.

İşte bu koşullarda bir bayram gelmiş,geçmiş benim neyime…

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ-17 EKİM 07

7 Ekim 2007 Pazar

HER ŞEY HAYAL ETMEKLE BAŞLAR…

DOĞUŞ Gazetesi’ni zorunlu olarak sizlerden biraz gecikmeli olarak okuyorum.DOĞUŞ’a yeni arkadaşlar yazı yazmaya başladı.DOĞUŞ’un eski ve yeni yazarlarını ilgiyle okuyorum.Gazeteyi alır almaz öncelikle okuduğum iki yazar var.Sevgili Remzi GÜLTEKİN ve yeni arkadaşımız Soner İLHAN.Bu arkadaşları öncelikle okumamın nedeni ise yazılarında İznik haberlerine ağırlık verdikleri içindir.

Remzi GÜLTEKİN’in yazılarında “bir dokun bin ahh işit…” misali İznik’in bitip tükenmez sıkıntıları,yerel yöneticilerin vurdumduymazlığını okumak bana kendimi İznik’te hissettiriyor.Remzi Usta’nın yazıları içerik olarak sıkıntılı ama üslup olarak ürettiği çiniler kadar güzel…Remzi Usta,beynine, kalemine sağlık.Ben buralardan sesini duyuyorum.İnşallah bir gün duyması gerekenler de duyacaktır…Yılmadan yazmaya devam et lütfen…

Yeni arkadaşımız Soner İLHAN’da İznik’in sorunlarını belli ki çok iyi biliyor.İznik’ten gözlemleri,soruları ile İznik’in çağdaş bir kent olmak yerine nasıl köye dönüşen,giderek gerileyen bir kasaba olarak kalışını bizlere yansıtıyor.Bana biraz 2005 yılı başında Çarşamba Sohbetleri Grubu’nda gündeme getirdiğimiz “ kent kimliği,kentlilik bilinci,kent arşivi,kent müzesi” konularını anımsatıyor.Soner İLHAN arkadaşımız her halde o tarihlerde İznik’te değildi.O tarihlerde bizim bu toplantılarımıza katılmış olsaydı demek ki kendisinden çok yararlanacakmışız…

İznik’te sadece sorunları saptamak,hatta fotoğraflamak bile işe yaramıyor.İznik yerel yönetiminde bulunanlar bunlara gülüp geçiyor.Çünkü onların İznik diye bir derdi yok…Çağdaş bir kent nasıl olur,nasıl yönetilir,neler yapılır,neler yapılmaz onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor.Onların ne Türkiye’deki ne de dünyadaki kentlerden haberi var…Bilim,kültür,sanat kavramlarını hiç duymamışlardır bile.Böyle olunca da bu yerel yöneticilerin çağdaş bir İznik düşünmesini,hayal etmesini beklemek biraz safdillik olur.Çünkü onlar ülkede ve İznik’te nasılsa çoğunluğu ele geçirdiler ya…Üstelik ne ülkede ne de İznik’te muhalefet de yok…Soru soran da yok,hesap soran da...Oraya kim otursa bu kasabayı yönetir.

Soner İLHAN arkadaşımın bu gazetede 19 Eylül tarihinde yayınlanan “İZNİK’TE BİR HAFTA SONU” başlıklı yazısını ilgiyle okudum.Arkadaşımız İznik’i çağdaş bir kent olarak hayal ediyor,kültür ve spor aktivitelerinin yoğun olduğu bu kentte yaşamanın ve hafta sonu program yapmanın güçlüklerinden bahsediyor.

Halil Ergün Kültür Merkezi’ndeki fotoğraf sergisine mi gitsin,K.Eryılmaz yüzme havuzuna mı gitsin,basket maçına mı gitsin…

Güzel bir hayaldi doğrusu.Böyle bir kentte ömrümün son demlerinde Lefke Kapı’ya yakın olsun diye ben de yaşamak isterdim…

Aslında her şey hayal etmekle başlar.Umarım hayallerin gerçek olur sevgili Soner İLHAN…Umarım aynı hayalleri bir gün İznik Belediye Başkanı da, iktidarı,muhalefeti ile Meclis üyeleri de kurar.Ya da İznik’i yeniden yönetmeye talip olacak siyasi partilerin İznikli yöneticileri de kurar.Çağdaş bir kenti,çağdaş İznik’i hayal etmek böyle bir kenti kurmak için işe başlamanın ilk adımıdır.

Umarım İznik’in rahat koltuklarında horlayanlar da bir gün uyanır ve bu kasabadaki görevlerinin farkına varırlar.Hayallerin için teşekkürler sevgili Soner İLHAN…

Okurlarımın,dostlarımın ve tüm İzniklilerin Şeker Bayramı’nı kutlarım.

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ – 10 EKİM 07

29 Eylül 2007 Cumartesi

GÜNCEL TARTIŞMALAR

22 Temmuz seçimleri geldi geçti.Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti.Seçim akşamı Başbakan,seçildikten sonra Cumhurbaşkanı da tüm halkı kucakladıklarını söylediler…”Tamam istikrar kazandı,yola devam ediyoruz.” demeye kalmadan yeni tartışmalar çıktı ortaya…

Halkı kucaklama,uzlaşma lafları ertesi gün unutuldu.Onlar dünde kaldı.Bu yıl Mevlana yılı ya “şimdi yeni şeyler söylemek lazım…” deyip birileri çantalarını açtı.O ne ? Yeni Anayasa hazırlıkları çıktı ortaya.Önce beş yıllık ilk iktidar döneminde tüm zorlamalara karşın çözülemeyen “türban sorunu” nu acilen çözmek gerekiyordu.Nasıl olacaktı bu iş ? Anayasa değişikliği yapılması da yetmezdi.Ne yapmalı ? “Yeni Sivil Anayasa (!)” yapılmalıydı.Hazır yeni sivil Anayasa yapılırken şu Cumhuriyet’in temel ilkeleri filan da gözden geçirilse iyi olurdu…

Birkaç profesörün çantasından çıkan taslak Kızılcahamam’da AKP kurmaylarınca da gözden geçirildi.Böyle çıktı ortaya AKP’nin “sivil” Anayasa taslağı.Meclisin milliyetçi muhalefet partileri CHP,MHP,DTP şaşkın şaşkın bakarken üniversiteden bir ses yükselecek oldu.

”Anayasa böyle hazırlanmaz,toplumun tüm kesimlerinin görüşlerinin alınması gerekir,tartışılması ve üzerinde uzlaşılması gerekir.Ayrıca üniversitelerde türbanı serbest bırakırsanız,taşra üniversitelerinde türban takmayanlara baskı yapılır,Arkasından türban liselere,ilköğretime girer.Hatta türban yetmez,çarşaf,peçe,sarık,cübbe derken bunun sonu gelmez…” diyecek oldular.Başbakanımızın yanıtı hazırdı…”Siz kendi işinize bakın !...”

Sonra bazı medyada ve iş dünyasında benzer sızlanmalar başladı.Yok “kadınlar korkuyormuş…” da,yok “mahalle baskısı” ile faşizme yol açılırmış da,yok “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” oluyormuşuz da,yok “Türkiye Malezya olur mu,olmaz mı ?” da…Basında birden Malezya röportajları,Malezya anketleri… Bir sürü istikrarı,huzuru bozacak tartışma mı, yoksa kurnaz Başbakanımızın seçimlerden önce yaptığı gibi “yeni bir çelik-çomak oyunu”mu ?

Bu arada Irak’ta,Orta Doğu’da,AB’de,ABD’de neler oluyor ? Kim neyi nasıl satıyor,kim nasıl alıyor ? Kimin askeri nereye giriyor,nereye çıkıyor ? Kim ne hazırlıklar yapıyor ? Hey…Orada neler oluyor ?

Neyse biz kendi işimize bakalım…Ramazan da bitiyor.Bu akşam kimin iftarına davetliyiz ? Bu akşam teravihi hangi camide kılacağız ? Bayramda tatile nereye gideceğiz ? Bu sene pek zeytin de yok…Marmarabirlik ne fiyat verecek acaba ? Herkes işine baksın…Size ne “sivil Anayasa” dan,Malezya’dan,Irak’tan…

Eee…Benim işim yok…Ben emekli bir adamım…Benim işim yazı yazmak,fotoğraf çekmek,soru sormak…O halde ben ilgilenebilirim bu üstüme vazife olan-olmayan işlerle…

Ama ben bu tartışmalara kıyısından köşesinden değil direk,tabandan girerim.Kimseye yalakalık yapacak halim de yok…En son söylemem gerekeni,başından söyler işi bitiririm.

Beyler,bayanlar Amerika keşfedileli 500 yıl oldu.Yeniden keşfetmeye gerek yok.Dünya tarihi diye bir şey var.Bu işler hep böyle başlar.Çoğunluğun azınlığa tahakkümü ile başlar.Nereye gider ? Faşizme gider faşizme…

Güvenlik güçlerinin katillerle fotoğraf çektirdikleri,katiller için kahramanlık türküleri yakanların sanatçı sayıldığı, din adına Sivas’ta 37 kişiyi yakanların,Malatya’da insanları koyun gibi kesenlerin sokakta dolaştığı bir ülkeden başka ne bekliyorsunuz ?

Açın okuyun Hitler’i,Mussolini’yi,Franko’yu,Stalin’i…Niye taa Malezya’ya kadar gidiyorsunuz ? Türkiye İran’da olur,Irak’da olur,Pakistan’da,Taliban Afganistanı’da…Tabii Malezya’da…

Siz şimdiden ABD’de CIA’nın kucağından fetvalar veren Halife adayının dönüşünü karşılamaya hazır olun…Dönmesi yakındır.Dolmabahçe Sarayı hazırlanıyor.Boğaz tarafındaki birimler Başbakana tahsis edildi.Camiye yakın kısım da Halife hazretlerine mi tahsis edilecek acaba ? Ya Atatürk’ün öldüğü oda ne olacak derseniz ? Onu bilemem…Bilsem de söylemem…

Çözüm mü ? Onu da söyleyeyim…

Bu ülkenin solcuları,sosyalistleri adam gibi bir sol muhalefet – dikkat edin iktidar demiyorum- oluşturmadıkları sürece bu tarihin çarkı geriye doğru dönecektir.

“Sol” deyince öyle milliyetçi,tarikatçi,darbeci,sekter,kişiliksiz,sahte soldan değil emperyalizme,kapitalizme karşı duracak;Savaşa karşı evrensel barışı,özgürlüğü,demokrasiyi savunacak,doğadan,çevreden,tarihten,sanattan haberi olacak,daha bir sürü özellikleri olan adam gibi bir sol muhalefetten söz ediyorum.

Olur mu ? Niye olmasın ?

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ - 03 EKİM 07

23 Eylül 2007 Pazar

21 EKİM REFERANDUMU NİYE YAPILIYOR ?

Türkiye 22 Temmuz seçimlerinden üç ay sonra 21 Ekim’de bir kez daha sandık başına gidiyor.21 Ekim Referandumu’na bir aydan az bir zaman kaldı.Sınır kapılarında ise oy verme işlem devam ediyor.
Bu referandumda iki seçeneğiniz var. Ya “EVET” ya da “HAYIR”… Peki ama neye “evet” neye “hayır” diyeceksiniz ? Bilen var mı ? Bir bilen varsa anlatsın da biz de öğrenelim bari…
Önce referandum nedir bir bakalım…
“ Referandum (latince referendum) genelde anayasa değişikliği, yasaların kabulu ve ya çok önemli meselelerde halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan oylamadır. Referandumda halkın iradesi idareye doğrudan doğruya yansımakta olup doğrudan demokrasi'nin güzel bir örneğidir. Temsili demokraside ise, halkın seçtiği insanlar, halkın iradesini yansıtmaya çalışmaktadır. Türkiye'de çok az uygulanan referandum, gelişmiş ülkelerde sık sık uygulanır. Referandum kelimesi genelde plebisit kelimesiyle beraber anılır.”
("http://tr.wikipedia.org/wiki/Referandum"'dan alındı)

21 Ekim 07 Cumhurbaşkanlığı Referandumu Türkiye’nin 5.referandumu olacak…Türkiye’de daha önce yapılan 4 referandumu kısaca anımsayalım…

“ Türkiye'de ilk referandum, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından hazırlanan 1961 Anayasası için yapıldı. 9 Temmuz 1961'deki halkoylaması ile 1961 Anayasası, yüzde 38.3 ''hayır'' oyuna karşılık, yüzde 61.7 ''evet'' oyuyla kabul edildi.
Türkiye ikinci kez ''1982 Anayasası''nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitti. İkinci referandum, 1980 askeri müdahalesinin ardından hazırlanan 1982 Anayasası için 7 Kasım 1982'de yapıldı. Halkoylamasına, 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen ''kabul'' (yüzde 91.37), 1 milyon 626 bin 431 seçmen de ''ret'' (yüzde 8.63) oyu kullandı. 1982 Anayasası, sonuçların açıklanmasıyla 9 Kasım 1982'de yürürlüğe girdi.
Türkiye'de 3. halkoylaması, 1982 Anayasası'nın Geçici 4. maddesi ile getirilen 10 ve 5 yıllık siyasal yasakların kalkıp kalkmaması konusunda 6 Eylül 1987'de düzenlendi. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), halkoylaması sonuçlarını 12 Eylül 1987'de açıkladı. Halkoylamasına 24 milyon 436 bin 821 seçmen katıldı. Geçerli 23 milyon 347 bin 856 oydan 11 milyon 711 bin 461'i ''evet'', 11 milyon 636 bin 395'i ''hayır'' çıktı. Böylece, Geçici 4. madde yürürlükten kalktı.
Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halkoylaması sandığının konusu ise Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması oldu. Bu halkoylaması, 25 Eylül 1988'de yapıldı. Seçmenlerin yüzde 65'i ''hayır'', yüzde 35'i ''evet'' oyu kullandı. Böylece yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa'nın 127. maddesindeki değişiklik kabul edilmedi ve 13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılmadı. “ (AA)

Ben kendi adıma Türkiye’de daha önce yapılan dört referandumu da anımsıyorum.Yurt dışında da referandumlar izledim.

Referandumlarda taraflar olur. “EVET” i savunanlar, ya da “HAYIR”ı savunanlar.Genellikle mevcut iktidarlar ”evetçi” ,muhalefet partileri ” hayırcı” olur. Taraflar çoğunluğu sağlamak için seçimlerde olduğu gibi propaganda yapar,halkı bilinçlendirir.Medyada tartışmalar sürer gider.

Bakıyoruz 21 Ekim Referandumu’na… Ne “evetçisi” var ortalıkta,ne “hayırcısı”…Medyada hiçbir şey yazılmıyor,tartışılmıyor.Bu konuda tek bir yazı var.O da 18 Eylül tarihli Hürriyet’ten Yılmaz ÖZDİL’in yazısı… Eee doğal olarak da bu konuda bilgisi olmayan halk da referanduma ilgisiz.

Dünyanın hiçbir yerinde siyasi partilerin,medyanın ve halkın sahip çıkmadığı,bu kadar ilgisiz kaldığı bir referandum görülmemiştir…

O zaman sahi biz bu 21 Ekim Referandumu’nu niye yapıyoruz? Bu konudaki tek yazı olduğunu söylediğimiz Yılmaz Özdil’in yazısında ilginç sorular ve sorulardan sonuç çıkarmalar var…Yılmaz Özdil,yazısında Cumhurbaşkanı A.GÜL’ün bu referandumda “HAYIR” oyu kullanacağını söylüyor…

Bana göre sadece Cumhurbaşkanı değil tüm AKP’liler,22 Temmuz seçimlerinde AKP’ye oy veren yüzde 47 çoğunluk da “HAYIR” oyu kullanacak…Muhalefet zaten doğal olarak “HAYIR” kullanmalı.Ya da taktik değiştirip “EVET” demeli.Çünkü bu referandumdan “EVET” çoğunluğunun çıkması Abdullah GÜL’ün Cumhurbaşkanlığı’nı tartışmalı hale getirir.Hukuken de düşürür…

Yılmaz Özdil yazısında güzel özetlemiş nedenini…

Ben 21 Ekim 07’de yapılacak referandum konusu 31.05.2007 tarihli ve 5678 sayılı 7 maddelik “ TÜR­Kİ­YE CUM­HU­Rİ­YE­Tİ ANA­YA­SA­SI­NIN BA­ZI MAD­DE­LE­RİN­DE DEĞİŞİKLİK YA­PIL­MA­SI HAK­KIN­DA KANUN” un 6.maddesini TBMM tutanaklarından alarak aynen sizlere sunuyorum…

“MAD­DE 6- Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Ana­ya­sa­sı­na aşa­ğı­da­ki ge­çi­ci mad­de­ler ek­len­miş­tir.
“GE­Çİ­Cİ MAD­DE 18- Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Ana­ya­sa­sı­nın 67 nci mad­de­si­nin son fık­ra­sı, Cum­hur­baş­kan­lı­ğı se­çim­le­ri­nin ya­pı­la­bil­me­si için; çı­ka­rıl­ma­sı ge­re­ken ka­nun hü­küm­le­ri ile se­çim ka­nun­la­rın­da ya­pı­la­cak de­ği­şik­lik­ler bakımından dik­ka­te alın­maz.
GE­Çİ­Cİ MAD­DE 19- On­bi­rin­ci Cum­hur­baş­ka­nı se­çi­mi­nin ilk tur oy­la­ma­sı, bu Ka­nu­nun Res­mi Ga­ze­te­de ya­yı­mı­nı ta­kip eden kır­kın­cı gün­den son­ra­ki ilk Pa­zar gü­nü, ikin­ci tur oy­la­ma­sı ise ilk tur oy­la­ma­yı ta­kip eden ikin­ci Pa­zar gü­nü ya­pı­lır.”

Türkiye’nin 11.Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL AKP milletvekillerinin oyu ile seçildi.Göreve başladı…

O halde 21 Ekim 07 referandumu niye yapılıyor ? İktidar partisi AKP ve diğer muhalefet partileri bu referandumda nasıl oy kullanacak ?

Ben başından beri Abdullah GÜL’ün Cumhurbaşkanlığı’na karşı olduğum için ve de hukuksal tartışmaya bir katkım olsun diye bu referandumda “EVET” oyu kullanacağım.Ya siz ne yapacaksınız ?...

İnşallah bu referandumdan “EVET” çıkar da; AKP de kendi seçtiği Cumhurbaşkanını kendisi düşüren siyasi parti olarak dünya siyaset tarihine geçer…

Yılmaz Özdil’in deyimiyle ; “…Kendi işine yarasın diye yaptığın "bir maddelik" kanunda bile hata yapıyorsan, "yüz küsur maddelik" Anayasa'yı nasıl yapacaksın? “
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ - 26 EYLÜL 07

15 Eylül 2007 Cumartesi

DOĞA,ÇEVRE ve BİLİM









Geçen haftaki yazımda İznik Gölü’nün Belediyemiz tarafından kepçeyle temizlenmesi – ya da katledilmesi- konusunda :
“Bu yazının DOĞUŞ’ta yayınlandığı 12 Eylül’de ben Malatya İnönü Üniversitesi’nde düzenlenen 7.Ulusal Çevre ve Ekoloji Kongresi’nde olacağım.En iyisi bu konuyu oradaki bilim insanlarına sorayım da öğreneyim bari…” demiştim.
Geçen hafta Pazartesi sabahı İstanbul’dan Malatya’ya gittim.Malatya İnönü Üniversitesi’nin düzenlediği VII.Ulusal Ekoloji ve Çevre Kongresi’ne katıldım.Kongrenin açılış törenine yetişemedim ama açılış konuşmasına yetişebildim.Kongrenin bu yıl ki açılış konuşmasını TEMA Vakfı Kurucusu ve Onursal Başkanı Sayın Hayrettin KARACA yaptı.
Türkiye’de çevre,toprak,erozyon,kuraklık ve çölleşme kavramları ile bütünleşen Sayın Hayrettin KARACA 81 yaşında olmasına karşın ( rakamları ters çevirirsek ) 18 yaşının dinamizmini ve heyecanını taşıyan bir güzel insan.Yakından tanıma ve sohbet imkanı bulduğum için mutlu oldum.
Hayrettin KARACA Kongre’de “ORMAN YANGINLARI” üzerine yaptığı ve benim çok yararlandığım konuşmasını şu sözlerle tamamladı ve ayakta alkışlandı.
“ Sözlerimi önüme çıkan herkese yılmadan tekrar ettiğim gibi “okumak ibadettir,okumamak vatana hıyanettir;daha iyi yarınlar için bilgili yurttaşlara ihtiyaç vardır.” TOPRAĞINI HOR GÖREN YARINLARI ZOR GÖRÜR ! “
Hayrettin KARACA’dan sonra geçen yıl Diyarbakır’da yapılan kongrede tanıdığım Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Pof.Dr.Ali DEMİRSOY’un “KÜRESEL ISINMA VE TÜRKİYE’DEKİ YANSIMALARI” başlıklı sunumunu büyük bir ilgi ve hayranlıkla dinledim.Sayın Ali DEMİRSOY,bilgili ve konusunun uzmanı olmanın güveni ve kararlılığı ile küresel ısınma sorununa günlük ve dar bir çerçeveden bakmak yerine evrensel bir açıdan bakmak gerekliliğini vurguladı.O da konuşmasını :
“ Doğayı bilinçli olarak gözlediğimi söyleyebileceğim,42 yılda tanık olduğum Anadolu’daki değişiklikler : GEÇMİŞİ OLMAYAN YA DA SİLİNMİŞ YOKEDİLMİŞ BİR DÜNYA VAR OLMAMIŞ BİR DÜNYADIR... GELECEK SİZLERİN ELİNİZDE,ÇOK GEÇ KALMAYIN DERİM !!! “ diyerek bitirdi.
Ekoloji,çevre ve doğa konularında onlarca bilim insanını dinledim ve yüzlerce genç bilim insanının çok değişik konulardaki bilimsel projelerini-çalışmalarını sergiledikleri poster sunumlarını izledim.
Kayısı kenti Malatya’nın İnönü Üniversitesi’nin genç ve dinamik rektörü Prof.Dr.Fatih HİLMİOĞLU’nun bu üniversiteyi 1997’den 2007’ye 10 yılda nereden nereye getirdiğini kıvançla gözlemledim.Malatya’da üniversiteye adını veren Atatürk’ün yakın arkadaşı 2.Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ’nün zarif eşi Mevbihe İNÖNÜ adına yaptırılan pırıl pırıl öğrenci yurdunda kaldım.
İnsan bu tür bilimsel toplantılarda Türkiye’nin sorunlarının siyasetin dar kavramları,kısır çekişmeleri ile anlaşılamayacağını,sorunların ancak bilimin ışığında anlaşılabileceğinin ve çözülebileceğinin farkına varıyor.Türkiye’nin çağdaşlaşmasının önündeki engellerin başında bilime ve kültüre inanmayan kafalardır.
Malatya Müzesi’ndeki Arslantepe höyüğünde yapılan kazılardan çıkarılanları görmediyseniz,Nemrut Dağı’ndaki beşbin yıllık muhteşem heykellerle gün batımını izlemediyseniz Anadolu’nun on bin yıllık tarihini nasıl anlayacaksınız ?
Anadolu’nun tarihini bilmeden,Anadolu’nun doğasının çölleştiğini görmeden; bugün dünyamızın karşı karşıya kaldığı küresel ısınma sorununu bilime inanmadan nasıl anlayacaksınız ?
Anadolu’nun tarihini ve doğasını bilmeden,sadece siyasal kavramlarla Anadolu’nun ve Türkiye’nin geleceğini biçimlendirmek ve kavramak mümkün değildir.
Geçen hafta Malatya’ya gidip gelirken uçaktan çölleşen Anadolu’nun fotoğraflarını çektim.Kongrede Hayrettin KARACA ve Ali DEMİRSOY gibi Türkiye doğasına gönül vermiş insanları dinledim.Genç bilim insanlarının çalışmalarını izledim.
Ve bir şeye üzüldüm...Ulusal düzeyde Türkiye’nin yönetiminde,yerel düzeyde İznik’in yerel yönetiminde Türkiye’nin ,İznik’in tarihinin ve doğasının öneminin farkında olmayan,bilime inanmayan insanların yönetimde olmasına...
Hala Türkiye’nin KYOTO Anlaşması’nı imzalamamamasının,İznik Gölü’nün kepçeyle temizlemeye kalkışılmasının başka açıklaması olabilir mi ?
Bilmem anlatabildim mi ?
Bu yazımı da üç fotoğrafımla tamamlayayım.Çölleşen Anadolu,Nemrut’un beşbin yıllık heykelleri ve Hayrettin KARACA...

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ- 19 EYLÜL 07

http://huseyinay.blogspot.com/